30 Ağustos Zaferi Neden Önemli?

30 Ağustos Zaferi Neden Önemli?

Birinci Dünya Savaşı bir bakıma emperyal güçlerin aralarındaki paylaşım kavgasıydı.

Almanya Kıta Avrupası’nın kara gücü rolünü az görüp, güneşin altındaki yerini aramaya başlamış olmasa ve bu bakımdan İngiltere’nin İmparatorluğunu tehdit etmemiş olsa, İngiltere muhtemelen Almanya’yı değil Asya’da hayati önem taşıyan Hindistan’ı tehdit etmeye başlayan Rusya’yı düşman ilan edecekti. Oysa Almanya’nın, İngiltere Donanması ile yarışacak (onu tehdit edecek) bir Donanmaya sahip olma isteği ve denizaşırı toprak talepleri, Almanya ve İngiltere arasındaki kavganın en önemli nedenlerinden biriydi.

Victoria dönemi İngiltere’sinin izlediği izolasyon politikası, Fransa’nın Almanya tarafından yalnızlaştırılmasını kolaylaştırmış, Almanya’nın kendine Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu müttefik seçmesi aslında kuzen olan (her ikisi de Kraliçe Victoria’nın torunuydu) iki İmparatorun yönettiği Almanya ve Rusya’nın arasının açılmasına sebep olmuştu. Diplomatik yalnızlık içindeki iki eski düşman Fransa ve Rusya, Almanya’nın hiç beklemediği bir şekilde anlaşmışlardı. Almanya için asıl şok ise, İngiltere ve Fransa’nın özellikle Mısır üzerindeki egemenlik iddialarını barışçıl bir çözüme ulaştırarak, dostluk antlaşması imzalamış (Entente Cordiale) olmalarıydı.

İkinci Alman İmparatorluğunun kurucusu Alman Devlet Adamı Otto von Bismarck’ın en büyük kâbusu gerçekleşmiş, Almanya’yı ittifaklar yoluyla Avrupa’nın en büyük gücü yapma amacı, yerini alanların basiretsizliği sonucunda yaşlı kıtayı birbirine düşman iki ayrı cepheye bölmüştü.

Almanya emperyal imparatorluk kurmak isterken, İngiltere ve Fransa Almanya’ya karşı dünya hâkimiyetlerini korumak istiyordu. Rusya sıcak denizlere ulaşmak için boğazları istiyor ve Slavları birleştirmek için Avusturya-Macaristan’ı yok etmeyi amaçlıyordu. Avusturya-Macaristan dağılmakta olan imparatorluğunu bir arada tutabilmek için Rusya’yı ve özellikle Sırbistan’ı yok etmek istiyor. İtalya ise Avrupa’nın küçük devleti görünümünden sıyrılıp emperyal bir imparatorluk hedefliyordu.

Bir yanda İngiltere, Fransa ve Rusya diğer yanda ise Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya (İtalya irredentizmi ile Avusturya-Macaristan birliği çıkarları çakıştığı için İtalya taraf değiştirecekti).

Osmanlı İmparatorluğundan geri kalanlar koca bir okyanusta azgın dalgalarla boğuşmaktaydı. Koca imparatorluk hem askeri hem sanayi hem de ekonomik olarak köhnemiş bir zihniyetin oyuncağı olmuştu. Son büyük zafer 1856’da Avrupa koalisyonuyla (İngiltere, Fransa, Sardinya Krallığı) birlikte Ruslara karşı Kırım’da kazanılmıştı. Oysa bu zafer çöküşe giden yolu hızlandırmış ve alınan borçlar nedeniyle Düyun-u Umumiye kurulmuştu.

Balkanlardaki çekişmenin üç imparatorluğun sonunu getirdiğini söylemek abartılı olmaz. Osmanlı, Rus ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları bu bölgenin hâkimiyetini sağlamak amacıyla kaynaklarını tüketip durdular. Bu çekişmenin önemli olaylarından biri Osmanlı ve Ruslar arasında 93 Harbi (1877-1878) ile yaşandı. Ruslar doğuda Erzurum’a, batıda ise Yeşilköy’e (İstanbul) kadar Osmanlı topraklarını işgal ettiler. Ateşkes isteyen Osmanlı Ayestefanos Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Fakat şartlar o kadar ağırdı ki, İngilizlerden yardım istenmesi gerekti. Bonkör 2. Abdülhamit bu yardımları karşılığında İngiltere’ye Kıbrıs’ı verdi. İngilizlerin araya girmesiyle Berlin’de yeni bir antlaşma imzalandı. Osmanlı Balkanları kaybetmişti ve Balkanlarda artık sadece kâğıt üzerinde kalan bir hâkimiyete sahipti. Doğuda Kars, Batum, Artvin ve Ardahan sancakları da Ruslara bırakılmıştı. Yanlış anlaşılmasın İngilizler sadece Kıbrıs için araya girmemişlerdi. İngilizler için hayati öneme sahip olan Hindistan’ın güvenliği için Osmanlı’ya hala ihtiyaç vardı. Ayrıca hem İngilizler hem de Fransızlar Osmanlı’ya verdikleri yüklü borçları tahsil etme peşindeydiler. Kıbrıs küçük bir bonus olmuştu.

1908 yılında Bosna Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilmesiyle birlikte övüle övüle bitirilemeyen 2. Abdülhamid döneminde neredeyse bugünkü Türkiye’nin iki katı kadar (yaklaşık 1,5 milyon kilometre kare) toprak kaybedilmiş oldu. Yine bahsi geçen Düyun-u Umumiye kendisinin döneminde kuruldu.

Osmanlı Birinci Dünya Savaşına kadar oldukça hırpalanacağı bir süreç geçiriyordu. 1911’de Trablusgarp Savaşıyla hem Libya hem de Ege Adalarını kaybetti. GÜNÜMÜZDE SÖYLENEN TÜM YALANLARA RAĞMEN EGE ADALARI 1947 YILINA KADAR İTALYANLARIN HAKİMİYETİNDEYDİ VE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA İTALYANLAR ADALARI YUNANİSTAN’A BIRAKTI. 1912-1913 yılları Balkan Savaşları ile geçti. Balkanlarda hiçbir hâkimiyet kalmadı. Hatta Birinci Balkan Savaşında Edirne bile kaybedildi ancak İkinci Balkan Savaşında geri alınabildi.

Osmanlı milliyetçilik rüzgârları ile dağılmakta olan imparatorluğa, savaşın hayat öpücüğü olacağı umudunu taşıyordu. Farklı milliyetler Savaş nedeniyle Osmanlı ülküsü için yine birleşeceklerdi. Ama aynı zamanda Pantürkist amaçlar taşıyan bir düşünceye de sahipti. Bu bakımdan kendi içinde de çelişiyordu. Mesela, hilafete çok güvenilmişti ve halifenin cihad ilanına tüm Müslümanların karşılık vereceği düşünülüyordu. Oysa cihad çağrıları özellikle Araplar tarafından dikkate alınmayacak, aksine İngilizlerle anlaşan Araplar hilafeti hiçe sayıp Osmanlıya karşı ayaklanacaklardı. Birleşelim derken, dağılmışlardı.

Özellikle Enver Paşa Almanların galibiyetinden emindi ve doğru ata oynamak istiyordu. Savaş aynı zamanda oldukça kötü durumdaki ekonomi içinde can simidiydi. Öyle ki, savaş ilanı ile birlikte kapitülasyonlar hemen kaldırılmıştı. Ancak ironiktir, müttefik Avusturya-Macaristan bu durumda bile kapitülasyonların kaldırılmasına şiddetle karşı çıkmıştı.

Osmanlı kazanamayacağı bir savaşın içinde buldu kendisini. Kaldı ki müttefiklerinin bile böylesine bir savaşı kazanma ihtimalleri en başından beri yoktu. Osmanlının hayalperest yöneticileri Dimyata pirince giderken bırakın bulguru, evin tamamını kaybettiler. Sonuçta hangi taraf kazanırsa kazansın, diğer tarafın elindekini bölüşecekti. Savaş hep aynı sonucu ortaya çıkaracak, bazı devletler savaşı kazanacak ama insanlar hep kaybedecekti. Sonuçta her savaş devletlerin kazandığı, insanların kaybettiği bir mücadeleydi.

Savaş kaybedildi. Çanakkale Destanı dışında lokal zaferler de özellikle Rusya ve Afrika cephelerindeki çöküşe engel olamadı. Osmanlı parçalandı ve her karış toprağı bölüşüldü. Olmayacak maceralar peşinde yaklaşık 3 milyon insan hayatını kaybetti.

İşte Milli Mücadele kısaca böyle bir ortamda başladı. Emperyalist bir savaşın sonucunda yok olan bir toplumun mücadelesiydi Kurtuluş Savaşı. 30 Ağustos zaferi 15. devrede tekrar ayağa kalkabilen bir boksörün rakibini nakavt eden yumruğuydu. Öyle bir yumruk ki, etkisi Anadolu’nun Afyon Ovasından dünyaya yayıldı. Anadolu direnişi emperyalizme karşı dizlerinin üstüne çökmek yerine, dimdik ayakta kalınabileceğini gösterdi toplumlara. O nedenle meşrulaştı, o nedenle desteklendi ve sonucunda Lozan Barış Antlaşması ile taçlandırıldı.

Mustafa Kemal önderliğinde emperyalizme kafa tutan Anadolu Halkının Büyük Zaferi kutlu olsun.

Yazar: Dr. Dt. Tuncer Karaman, Periodontoloji Uzmanı, Ankara, 30 Ağustos 2020

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir