Boşluğa Sıkılan Kurşun!

Boşluğa Sıkılan Kurşun!

1992 yıl bir 13 Mart akşamı, Erzincan depremini duyuyoruz. Babam geceden yola çıkmış. Peki ama ben ne yapabilirim? İçim rahat değil akrabalarım, kuzenlerim hep orada. Ben de ertesi sabah çıkıp bir şekilde memleketime varıyorum. Beni görenler biraz şaşkın ama seviniyor.

Babamı görünce içimde “Ne diyeceğim? Kızar mı? Sen nereden çıktın mı? der”

İçimde bir ürperti, bir çekince. Oysa babam hiç beklemediğim yerden vuruyor beni. “Dayanamadın değil mi” diyor. Evet dayanamadım. Her şey o anda çözülüyor. O andan sonra aklınızda ki tek düşünce etrafınızdakilere sevdiklerinize yardımcı olmak ve onlar için hayatı bir nebze daha kolaylaştırabilmek. Dirençlerini ve dayanma güçlerine katkı koymak.

6 Şubat 2023 sabahı kalkmışız, dağınık karmakarışık haberler. Deprem yine insanımızın gündeminde. Aynı gün akşama doğru olayın dehşetinin farkına varıyorum. Bu sefer çok büyük, aman Allah’ım çok büyük, çok can, çok çocuk, çok yıkım…

Ve içimde yine aynı soru, “Ben ne yapabilirim? Ankara Eczacı Odası yetişiyor imdadıma. Salı günü bir duyuru, yardım için organize olmuşlar bile. Elbette gerekeni yaparız her meslektaşım yapar ondan eminim, eminim ama tırlarla giden, koliler dolusu yardım ne işe yarar ki? Erzincan’dan, Marmara’dan çok iyi biliyorum ki insan gücü lazım. Taşı kaldıracak, suyu paylaştıracak, ilacı hastaya verecek.

O zaman tek çare var hayat boyu yaptığımız, en iyi bildiğimiz işi yapmak. Eczacılık. Derhal Eczacı Odasına gidiyorum, depreme gitmek lazım, gönüllü listesine adım yazılıyor. Ardından prosedürler bizi yerimizde duramaz hale getiriyor. Sonuçta iki can yoldaşı ile Çarşamba yola çıkıyoruz. “Barış Pehlivan ve Can Kerem Çevik”. Haklarında ne desem az, benden en az on yaş gençler ve bana altı günde neler öğretecekler. Fişek gibi adamalar. Eskiler hep gençleri eleştirir. Asla. Gurur duyuyorum iyi ki varlar. Geleceğe dair, mesleğin geleceğine dair ümit beslememe vesile insanlar.

Yola çıkmadan önce Can araçla ilgili hazırlıkları yapıyor. Barış Kahramanmaraş hastanesinde doktor arkadaşların ihtiyaçlarını hazırlamak üzere malzemeleri hazırlıyor. Bana da yol için gerekli kişisel malzemeleri hazırlamak düşüyor. Hedefimiz 5-6 gün kimseye yük olmadan, en temel ihtiyaçlarımızı kendimiz çözüp faydalı olabilmek.

O gece Kahramanmaraş S.Ü. Araştırma Hastanesine varıyoruz. Yıkılmamış ama hasarlı bir bina. Yarım yamalak bir elektrik, loş bir hastane, yüzler yorgun, amaçsız boş dolaşan insanlar. Ne yaptığını bilen üç beş kişi koridorlarda. Hastalar, başlarında bekleyen hasta yakınları. Malzemeler ortaya saçılmış, sadece malzemeler mi? Birlikte aklınıza gelebilecek her şey; yemekten çöpe, sağlıkçısından hastasına kadar. Önce ortalığı dolaşıp bir keşif yapıyoruz, eczaneyi arıyoruz, ecza deposuna ulaşıyoruz. Herkes yorgun bitkin, yüzler asık. Teşbihte hata olmaz derler kendimizi “Walking Death” filminin bir sahnesinde gibi hissediyoruz.

O anda kendimi hedefini arayan boşluğa sıkılmış bir kurşun gibi hissediyorum.

Bu saatte yapacak bir şeyimiz yok gibi. Artık sabaha karşı bir zaman, bizde biraz uyuyup yarına dinç uyanmak ve çalışmak istiyoruz. Can ve Barış arabada uyumaya karar veriyorlar. Ben ise hastanede bir köşede kıvrılmayı daha uygun buluyorum. Ufak sarsıntıları ciddiye almamaya çalışıyoruz. Ama içerde deprem korkusu, dışarıda soğuk (-15) bekliyor. Herkes kendi tercihini yapıyor.

Hastanenin girişinde asma katta gönüllüler için ayrılmış boş bir mekân buluyorum. İki gönüllü arkadaş da enkaz başından gelmişler 48 saattir ilk kez uyuyacaklar. Uyku tulumuna girip birkaç saat uyumak dışında bir derdimiz yok. O yorgunlukta aklıma Serkan Uçar’ın Tut yüreğimden ustam şiiri takılıyor.

Resim 2

… Yorgunum ustam;

Ne katıksız somun isterim senden, Ne bir tas su,

Ne taş yastıkta bir gece uykusu.

Var gücünle asıl sükunetime, Çığlığım kopsun,

Uzat ellerini güneşe dokun, Uyandır uykusundan,

Tut yüreğimden ustam tut, Tut beni, sür güne…

Sabah gün ağarınca zaten hastane hareketliği ile birlikte uyandık. Can ve Barış’ı arabada uyuduklarına biraz pişman görüyorum. Gecenin soğuğu ile mücadele etmişler.

Ankara Eczacı Odası WhatsApp grubuna bakıyoruz. O sırada Afşin’de sıkıntı olduğu üç eczacıya ihtiyaç olduğu mesajını görüyoruz. Aslında geceden beri aramızda nasıl en faydalı oluruz, nerede nasıl bir ihtiyaç var onun telaşındayız. Böylece hızla karar verip Afşin’e doğru yola koyuluyoruz.

Afşin’e vardığımızda manzara beklediğimiz kadar kötü değil. Ya da bize öyle geliyor. Arabamızı belediye binasının arkasına park ediyoruz. İkinci depremde tamamen yıkılmış. Tüm belediye çalışanları yardım ve kurtarma amacıyla dışarıda olduğundan canlarını kurtarmışlar. Ancak yine de binada bekleyen bir görevlinin öldüğünü öğreniyoruz.

Şehrin tam merkezindeyiz, etraf; yıkılmış evler, çökmüş bir belediye binası ve yardımları yapıldığı çadırlarla dolu. Meydanda tam bir keşmekeş. Bir yanda çorba dağıtan aş evi diğer yanda battaniye, su dağıtanlar ve başkaca pek çok şey. Her yer çöp yığınları ile dolu. Koşuşturmalar. Buna mukabil bir yanda sesiz sakin, yüzlerinde derin bir boşluk gördüğümüz insanlar.

O sırada ilginç bir olay yaşıyoruz. Barış iki gündür aracımızın içinde torbalara attığımız çöpleri alıp nispeten uzakta bulduğu bir çöp tenekesine atıyor. Can benim dikkatimi çekip “Hocam görüyor musun medeniyet böyle bir şey. Her yer çöp, her yer çamur. Adam çöp bulup çöpünü oraya atıyor” diyor.

İnsan olma vasfı bu detayda gizli galiba.

Derhal toparlanıyoruz. Meydanda eczanemizi buluyoruz. Konteynerde bölge sorumlusu Eczacı Faruk Karakuş ve diğer Afşinli meslektaşlar ile artık şahsen tanışıp yardıma koyuluyoruz. (Ecz. Aysun Yavşan, Ecz. Mehmet Erdoğan, Ecz. Mustafa Kılıç, Ecz. Adnan Halakaçayır.)  Bu dakikadan itibaren 5 gün neredeyse hiç durmak bilmeksizin devam edecek bir temponun içine gireceğimizi henüz bilmiyoruz.

Kalabalık bir telaş var. Konteynerin önünde alabildiğine bir insan kalabalığı, içerde hastalara ilaç yetiştirmeye çalışan meslektaşlarımız, kalfaları, aileleri. İmece usulü bir dayanışma var herkes istisnasız çalışıyor. İki günde bir düzen kurumuşlar ama yine de imkânsızlıkların verdiği bir karmaşa ve keşmekeş.

 Konteynerde en temel eksiğin raf sistemi olduğunu fark ediyoruz. İlaçlar maalesef çoğunlukla yerlerde. Buna mukabil baca tuğlası ve kalaslardan raflar yapılmış bir düzen kurulmuş. Oldukça yaratıcı ve açıkçası iş görüyor. Asıl sorun eczanede ilaç bittikçe beslemenin sağlanması. Yandaki çadırda ve sokakta karmakarışık kutular içinde ilaçlar var. Vakit kaybetmeden iş bölümü yapıp yardıma koyuluyoruz.

Can ve Barış çadırda, ben de dışarıda kolileri açmaya ve tasnif etmeye başlıyoruz. Çadır içinde tasnif işi benim için mümkün değil. Sabır, emek gerektiren tabanı olduğu gibi buz üstünde duran çadırda, darmadağın, içlerinde ne olduğunu bilmediğimiz koliler. Can bu konuda çok başarılı ve sabırlı. Sabrının yanına çalışkanlığı ve titizliğini de ekleyince mükemmel iş çıkıyor. Arada bir yanına gidip yokluyorum saatler sonrada aynı titizlikte çalıştığını görüp utanıyorum. Asla altından kalkacağım bir iş değil.

Afşinli meslektaşlarımıza hastaya ilaç verme işini bırakıyoruz. Hastayı ve insanları tanıyorlar. Tansiyon ilacım yok veya ilacım enkaz altında diye gelen hastanın hangi ilacı olduğunu çoğunlukla bildikleri için sunum kısmını onların yapması daha akıllıca geliyor. Çadır ve diğer ilaçlar, koliler tasnif edilmeye ve eczaneye teslim edilmeye başlıyor.

Tüm gün koliler açılıp eczaneye ilaç desteği devam ediyor. O gün sanırım 500’e yakın hastaya ilaç verildi, dertlerine çare bulundu.

Gün batımına doğru kısa bir mola veriyoruz etrafımızda olan biteni anlamaya nerede olduğumuzu fark etmeye başlıyoruz. Eczanenin önündeki kalabalıkta azaldı, neredeyse bitmek üzere. Birazdan asıl meselelerimiz kendimiz ile ilgili olacak. Yatacağımız yer, el yüz yıkama gibi meseleler. Fark ediyoruz ki sabah yediğimiz bisküvilerden başka bir şey yememişiz. O zaman yanı başımızdaki Bolu Et Lokantasından (Bolu Belediyesinin çorba çadırının adını böyle koyduk) karnımız doyurabiliriz. Çadırımızın yanında parka oturup çorbamızı ekmekle yudumluyoruz. Ekmekler donmuş ve henüz çözülmemiş. Çorba bardakta. Tam karşımızdaki ateşe bir amca geliyor. Oda karnını doyuruyor besbelli. İnsanlar bir ateşin çevresinde ve ısınmaya çalışıyor. Onları görünce neden burada olduğumuzu, ne yapmamız gerektiğini tekrar fark ediyoruz. Montlarımız, salopetlerimiz, kışlık botlarımız, eldivenlerimiz ayağımızda. Ankara’da bizi bekleyen sıcak evimiz, sevdiklerimiz aklımıza geliyor. O parkın ortasında, o yoklukta fakat bir yandan nasıl bir lüks içinde olduğumuzu fark ediyoruz. Tüm gün bizimle çalışan meslektaşımızın ailelerinden kayıpları var. Eczaneleri harap. Sevdikleri bir çadıra sığınmış.

Halimize şükrederken, yokluktan şikâyet etmeye hakkımız olmadığını düşünüp, utanıyoruz da.

Geceyi konteynerde geçirmeye karar veriyoruz. Uyku tulumlarımız ve battaniyeler içinde rahatımız fena değil. Arada kapı çalınıyor. İlaç isteyene, çocuğu hasta olana elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz. O saatler güneşin battığı ve soğuğun iyiden iyiye insanı titretmeye başladığı saatler. İlaçları kolileyip çadıra taşıyoruz, kendimize yer açıp dinlenmek telaşındayız. Telefon ve internetin izin verdiği ölçüde, olan biteni takip etmeye çalışıyoruz. Sevdiklerimize iyi olduğumuz haberini verip dinlenmek artık tek amacımız.

Ama gece ağır. Duygular ağır. Hani diyor ya “hava kurşun gibi ağır”.

Gün boyu ilaç soran, bir derdi olup çare arayan insanlarla çalışmışız. Aklımızda bugün böyle tecrübe ettik, yarın işleri nasıl yapalım? gibi ertesi günün planları. O hengamenin arasında kötü hiçbir şey gözümüz görmüyor. Oysa anlatsak sabah kadar uymazdık her halde. Ama yapabildiklerimize ve yapacaklarımıza odaklanmak üçümüze de iyi geliyor. Adeta anlaşmışçasına sadece yarından ve yapabileceklerimizden, daha iyi nasıl yapabileceğimizden konuşuyoruz. Aklımızda karmaşık düşünceler.

Gece aklımızda gün boyu yaşadıklarımız var. Tüm gün bize yardım eden ama hiç tanımadığımız ve hatta orada hiç kimsenin tanımadığı yabancı insanlar. Tanıdık yabancılar onlar. Birini anmadan olmaz. Bir uzman asker tam göreve gidecekken deprem olmuş. Bir hafta sonra gel emri almış. Merkeze 10 km bir köyde yaşıyormuş. Adı Mehmet. Mehmet üç gün boyunca sabah akşam bizimle mesai yaptı. Yılmadan usanmadan çalıştı. Diyor ki “Abi evde boş mu oturayım? Geldim baktım sizin adam ihtiyacınız var, geldim emredin”. Mehmet’in ablasının köyde evi yıkılmış ailecek çadırda kalıyorlar. Bir akşam gitmeden haber geldi 1,5 yaşındaki yeğeninin gözünde çapaklanma, kızarıklık olmuş. Bir göz damlası ve Serum Fizyolojik verdik temizlik için. Elimizde kolilerle çocuk maması vardı, üç paket de mama verdik al çocuk ne yer ne içer götür yeğenine diye. Birini alıyor “diğerleri kalsın ağabey başkasına nasip olsun” diyor. Kızıp ikinciyi zorla veriyoruz. Söyleyecek söz yok. Artık şakaya vuruyoruz. Mehmet evladım günlük bir paket mamaya çalışıyorsun. Oysa ödenir mi hakkı bilmiyoruz. O koşturmada Mehmet’in adını ikinci gün öğrendim. Üçüncü gün telefonunu almayı akıl ettik. İhmal mi? Hayır öyle bir tempo var ki yanınızdaki tanıdık yabancı ile gün boyu omuz omuza çalışıyorsunuz akşam kaybolunca adını bile öğrenmediğinizi fark ediyorsunuz.

Bu düşüncelerle uyuyoruz.

Sabah erken kalkıp işe koyuluyoruz. Eczanemizin karşısında, bizi karşılayan manzara yıkık dökük viran bir bina.

Yine de akşamdan dışarı çıkardığımız kolileri raflara dizip yavaş yavaş kapıda ilaç bekleyen hastalara hazır hale getirmemiz lazım. Sokağın karşısına pek aldırış etmeden çalışmaya başlıyoruz. Bugünün uzun bir gün olacağının henüz farkında değiliz. Tüm gün tasnif ve ilaç dağıtımı işi ile meşgulken bir yandan pek çok taleple karşılaşıyor tamamına yakınını çözüyor; çözemediğimiz konuları sıraya koyup, akşama ya da ertesi güne halletmek için kararlar alıyoruz. Bugün daha düzenli ve ilaç tasnif işi daha planlı gittiği için ikinci konteyneri boşaltıp ilaç tasnif işini burada yapma ve daha sıcak bir ortamda çalışma şansımız var.

Barış artık eczanedeki meslektaşlarımıza yardım ediyor. Tek pencereden verebildiğimiz hizmeti iki koldan yapar hale geldik. Kalabalık azalıyor hastaların bekleme süresi mümkün oldukça kısalıyor. Tasnif ettiğimiz ilaçların arasında doğrudan eczanede değil ama acil servis ve hastanede kullanılacak ilaçlar olduğunu fark ediyoruz. Bunları sokağın ortasında ayrı bir yerde kolileyerek devlet hastanesinden ve 112 acilden gelen sağlık mensuplarına veriyoruz. Ancak yardımlar geldikçe miktar artıyor yerel sağlık personeli ile koordine olup neredeyse iki kamyonet malzemeyi almalarını sağladık. Hem mekân rahatladı hem de onlar ilaç tıbbı malzeme gibi anlık ihtiyaçlar için sıklıkla gelmekten kurtuldu. Bu bizim için, sağlık çalışanları için ve elbette en önemlisi hastalar için oldukça değerli bir zaman kaybını önledi.

Konteyneri düzenleyip topladığımızda bir mutfak bölümü olduğunu fark ediyoruz. Ayrıca birde üzerinde gıda yazılı bir koli gördük ki açtığımızda üç gündür varlık içinde yokluk çektiğimize şaştık. Bisküviler, krakerler, kuruyemiş, ton balığı gibi yiyecek malzemeleri bulunca şaşmadık değil. En çok da kapuçino paketi epey eğlendirdi bizi. Sıcak suyumuz şimdilik yok ama olsun. O da olacak inşallah.

Türk Eczacılar birliği bu konuda bence oldukça başarılı. Pek çok şey düşünülmüş. Elbette eksikler var. Ancak sahada pek çok kurumdan daha hazırlıklı ve organize olduğumuzu görünce, mesleğimizle ve meslektaşlarımızla gurur duyuyoruz.

Bugün öğlen Bolu Et Lokantasında şekersiz bir sütlaç çıktı. İçine de gıda paketimizden çıkan kuru üzümleri atınca muhteşem besleyici ve enerji veren bir öğün oldu. Bu, bugün tek öğünümüzdü. Hepsi bize oldukça lüks geliyor.

Gün daha düzenli ve planlı şekilde büyük bir hızla aktı. Dediğim gibi pek çok derde deva olduk. İlginç bir olayda yaşadık. Paketlerin içinden Prograf 1 mg tb. Çıktı. (Malum organ nakilli hastaların kullandığı bir ilaç) şaşırdım ve diğer meslektaşlarıma gösterip yahu bu ilacı kim neden yollamış ki afet yerinde ihtiyaç olacağı kimin aklına gelir? O ilacı 1 saat içinde, yine ilaçları enkaz altında kalan bir hastaya verdiğimizde ne kadar büyük laf ettiğimizi/ettiğimi fark ettim. Öğrenmenin sonu yok. Akla bile gelmeyen her şey nasıl büyük bir ihtiyaç haline geliyor. Bunun gibi pek çok olay yaşıyoruz ama her birini anlatmak mümkün değil.

Tasnif sırasında gözyaşlarımızı tutamadığınız anlarda oluyor. Koca bir ilaç kolisinin içinden çıkan bir paket içinde el örgü üç yün patik, iç çamaşır, tülbent, kadın pedi, ıslak mendil, bir küçük çocuğumuzun hazırladığı minik kolinin üzerine yazı bir not (bu benim ilk yardım çantam inşallah işinize yarar. Âmin!) ya da en sevdiği oyuncağını ilaçların arasına koyup üzerine not yazılmış bir hediye paketi.

Güzel insanların darmadağın olmuş şehirlerinde, darmadağın olmuş kalplerimizi iyileştirecek, uzaktaki güzel insanların paketleri.

Artık gün kararmak üzere, eczaneyi erken kapatıp saat sekiz gibi uymak istiyoruz. Bu gece mesaimiz olacak. Eczacı Faruk gece on iki civarında Kayseri’den meslektaşımızın geleceğini, eczanedeki raf ihtiyacını çözmek üzere raflar yaptırdığını söyledi. Gece eczanenin ilaçlarının boşaltılması ardından rafların montajı ve tabi yeniden ilaçların dizilip sabah hazır hale getirilmesi işi var. Dedim ya uzun olacak bir gün başlamış.

Saat sekizde yattık ama iki saat sonra kapımız çaldı. İstanbul’dan bir karıkoca çift geldi. İki kamyonet malzeme ile çıkmış gelmişler. İnternetten sahra eczanemizin yerini bulmuşlar malzeme ihtiyacınız varsa size verelim dediler.  Elbette uygun olanları aldık boşaltmak ve muhafaza etmek yaklaşık 1-2 saatimizi aldı. Tabi sohbet koyulaştı tanıştık bölgeyi, depremi, yardımları, çabaları konuştuk ayrılırken sizin bir ihtiyacınız var mı diye sordular. Aklımıza gelen ilk şeyi söyledik. Çay. Çay var mı acaba? Sıcak çorba ve bisküviden başka bir şey görmedik desek yeridir. Maalesef çay işini çözemedik ama bize yiyecek bazı malzemeler verdiler. Aç bitir hindi salam, örgü peynir, konserve yaprak sarma. Sandviç ekmeği.

Uyumadık ama gece ziyafeti yorgunluğumuzu aldı. Bir saat kadar uyuduktan sonra raflar geldi. Eczane boşaltıldı. Bir kamyonet ahşap af. Kamyondan inecek taşınacak montaj yapılacak. Biz yorgun, uykusuz. Hava (-15) civarında nasıl olacak diye düşünüyoruz. Derken gecenin karanlığında o sesiz parkta dört delikanlı geldi. “Biz sizi gördük çalışıyorsunuz size yardıma geldik”. Şaşkınız. El verdiler sabah kadar işleri bitirdik. Çobanbeyli köyünden jandarma Muhammet ve arkadaşları. Sabah karşı yaktığımız ateşin başında ısınırken çocuklar sordu “Biz sizin için ne yapabiliriz?”.

Daha ne yapacaksınız be kardeşim. Saat sabahın dördü bu saate kadar sırtlarında taşıdılar malzemeyi bütün işleri bitirdik. Israr edince Muhammet; kelimeler dökülüverdi azımızdan yahu köyde sağlam bir ev varsa bir akar temiz su, bir tuvalet. En çok ihtiyaç duyduğumuz şey. Zira üç gündür en temel derdimiz; el yüz yıkamak ve tuvalet. “Olmaz mı abi” dedi. Sabah gelip alırız sizi.

Sabah erken başladı. Çalışırken fark etmemişiz neredeyse öğlen olmuş. Telefonum çaldı. Muhammet arayan. Abi kalktınız mı? Çok oldu dedim, “O zaman geliyoruz hazırlanın”.

Biz mi onlara destek olduk yoksa onlar mı bize? Kim bilir? Bu karmaşada bize evlerini açıp elimizi yıkarken evin kızı bakraçla sıcak su taşıdı. Yarım saat bile olsa sobanın, gerçekten serpme köy kahvaltısının lüksünü yaşattı. Var olasın sen jandarma Muhammet, köylü abim Hasan. Şeker hastası çocuğu için desteğimizi daha kötü durumda olanlar varsa diye utanarak isteyen can dostlar.

Ne diyordu Nazım Türk köylüsü için:

O topraktan öğrenip

Kitapsız bilendir

Hoca Nasreddin gibi ağlayan

Bayburtlu Zihni gibi gülendir

Ferhat’tır

Kerem’dir

Ve Keloğlan’dır

Yol görünür onun garip serine

Analar, babalar umudu keser

Kahpe felek ona eder oyunu

Çarşamba’yı sel alır

Bir yâr sever

El alır

Kanadı kırılır

Çöllerde kalır

Ölmeden mezara koyarlar onu

O Yunus’u biçaredir

Baştan ayağa yâredir

Ağu içer su yerine

Fakat bir kere bir dert anlayan düşmesin önlerine

Ve bir kere vakterişip

“Gayrık yeter!” demesinler

Ve bir dediler mi

İsrafil surunu urur

Mahlukat yerinden durur

Toprağın nabzı başlar

Onun nabızlarında atmağa

Ne kendi nefsini korur

Ne düşmanı kayırır

Dağları yırtıp ayırır

Kayalar kesip yol eyler

Âbıhayat akıtmağa

Günümüz yine hareketli ve yoğun geçti. Öğrendik ki Samsun’dan altı meslektaşımız yarın nöbeti devralmak için gece yola çıkacaklarmış. Onlardan isteyeceklerimiz var elbette.

Şeker ölçüm cihazlarının pili bitenler için pil. Kolilerden çıkmayan birkaç tıbbı malzeme ve tabi bizler için Samsun pidesi.

Gün nasıl geçti fark bile etmeden yine hava karadı. Dondurucu soğukla baş başayız. Eczacı Mehmet diyor ki senede bir iki hafta buralarda dondurucu soğuk olur. Yarım metre kar olur. Arkadaş o da bu haftaya denk geldi. Evet gerçekten soğuk. O gece (-22)’i gördük. Önceki günden o kadar uykusuz ve yorgunuz ki uyku tulumu ana kucağı oldu.

Ertesi sabah rutin işlerimize başlamışken öğle vaktine doğru yardım tırı geldi. Ne olduysa o zaman oldu desem yeridir. Yine bizi yoğun ve bir o kadar sıkı bir iş günü bekliyormuş. Tır eczanenin önüne yanaşınca o tır dediğimiz aracın bu kadar büyük olduğunu şaşkınlıkla bugüne kadar hiç fark etmediğimi anladım.  Yüzlerce koli. Bu malzeme boşalacak, tasnif edilecek, depolanacak, muhafaza edilecek, eczane raflarına yerleşecek. Diğer yandan da kuyruktaki hastalar. Sadece boşaltılması bile bizim için imkânsız. İşte o anda yine güzel insanlar karınca gibi organize oluyor. Yoldan geçen, sokakta ateş başında ısınmaya çalışan herkes el veriyor üç dört saat içinde o koca tır, yüzlerce koli ilaç ve malzeme boşaltılıyor.

Tır boşaldığında yine depolama sorunu ile karşı karşıya kalıyoruz. O kadar çok malzeme var ki. Sokak, eczanenin etrafı, çadır, her yer koli. Eczacı Faruk, Belediyeden yardım istiyor ve çadırımız etrafına üç çadır daha kuruluyor. Toplam 4 çadırı depo haline getiriyoruz. Yine de 50-60’a koli ilaç sokakta kalıyor. Onları da soğuğa ve yağışa karşı muhafaza altına alıyoruz.

Aslında yağış yok. Yerde yarım metre kar var ama hava pırıl pırıl açık. Tek bir bulut görmek imkânsız. Ancak o kadar soğuk ki havada ki nem çiğ tanesi olup adeta kar gibi yere düşüyor. Ankara’da soğuktan şikâyet ettiğimi düşünüp kendimle baş başa kalıyorum. Sanırım döndüğümde benim için kış bitmiş olacak.

Bu kadar malzemeyi boşaltırken Manisa’dan gelen 25 kişilik bir gönüllü doktor ekinin başı hocamız ile tanışıyoruz. Onlar da şehrin diğer ucunda sahra hastanesi kurmaya çalışıyorlar. Diğer taraftan da Devlet Hastanesini ve acil servisi ayağa kaldırma telaşındalar. Pek çok malzeme ve ilaç ihtiyaçları olduğunu söylüyorlar. Biz hepsini temin etmeye hazırız. Ancak taşıma, ulaştırma sorun. Bizim arabamız büyük bir Volkswagen Crafter dolayısı ile pek çok malzemeyi yükleyip Sahra ve Devlet Hastanesine götürmek mümkün.

Can sağ olsun ilerde karavan yapmak üzere aldığı kasası boş arabası ile bizi buraya kadar getirdi. Doktor arkadaşlarla konuşup anlaşıyoruz. Sahra hastanesindeki doktorlarla organize olup ilaç ve malzeme listelerini belirliyoruz. Eczanede işleri yoluna koyar koymaz malzemeleri yükleyip onlara ulaştıracağız. Yine doktor arkadaşlar soruyor: “Peki biz sizin için ne yapabiliriz?”.

Evet bu sefer başka ihtiyaçlarımız var. Bu akşam Samsunlu meslektaşlarımız gelecek ve eczaneyi devir edeceğiz. Doğal olarak onlar konteynere yerleşecekler. Ve biz yine açıktayız. Kalacak yerimiz olmadığı gibi, 5 gündür de üzerimizden sadece montlarımızı ve botlarımızı çıkartabildik. Geldiğimiz gibi duruyoruz. Bizi Devlet Hastanesine davet ediyorlar gece orada kalabileceğiz. Sıcak su ve temiz tuvalet var.

Birkaç saat içinde Samsunlu meslektaşlarımız da geliyor. Gecikmenin sebebi önce Elbistan’a gitmiş olmaları. Oraya da yardım tırı gelmiş ve tırı boşaltıp eczanedeki meslektaşlara yardım etmişler. Sağ olsunlar.

Eczanemizi meslektaşlarımıza devrettik. “O kadar emek var hava parası almayacak mısınız?” diye Faruk bizimle dalga geçiyor. Vedalaştık tekrar daha iyi günlerde buluşmak dilekleri ile ayrıldık.

Akşam saatlerine doğru hava kararmadan malzemeleri yükleyip önce Sahra Hastanesine ardından Devlet Hastanesine gidiyoruz. Yolda talihsiz bir olay yaşıyoruz ama çok ucuz atlatıyoruz. Yolun bir tarafı ve binalar yıkılmış olduğu için tek şeride düşmüş caddede ilerlerken bir kamyonet hızla üstümüze doğru geliyor. Son anda Can’ın çevikliği ve karşı tarafın fark etmesi ile büyük bir kazadan kurtuluyoruz. Soğuk kanlılık mı desem yoksa onca yaşananlardan sonra duyarsızlaştık mı acaba bilmiyorum. Hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ediyoruz.

Gün batımında tüm malzemeyi boşaltıp biz de hastanede bir odaya yerleşiyoruz.

Bizim için resmi görevin sonu. Yarın aracımıza bazı malzemeler yükleyip Elbistan, Nurdağı, İslâhiye ve oradan Hatay’a geçeceğiz. Battaniyeleri kanepelerin üzerine serip uyku tulumlarında yatıyoruz.

Afşin sanırım bize veda ediyor. Yardım olarak gönderilen ve paketini ilk bizim açtığımız bir battaniyeye bakıp güzel düşünmeye çalışıyoruz. Veda manidar oldu diye gülüyoruz.

Sabah erken kalkıp yola koyuluyoruz. Elbistan, Nurdağı, İslâhiye ve oradan Hatay istikametine yola çıktık. Yol boyu yine pek çok şey yaşadık, gördük. Ancak yaşadıklarımız satırlara sığacak gibi değil. Gördüğümüz yıkım ise hiçbir kadraja sığacak gibi değil. Elbistan boylu boyunca bir cadde ve neredeyse tamamı yok olmuş. Ayakta kalan binalar da paramparça. Bu enkazların altında ne hayatlar vardı diye düşünmeden edemiyor insan. Birkaç gün önce eczanemize bir vatandaş gelmişti. Kapalı kamyonetini cenaze levazımı için kullandığını ama arabadan kokunun bir türlü gitmediğini anlatmıştı. Bizden kokuyu gidermek için solüsyonlar, malzemeler istemişti. O vatandaşımızı şimdi anlıyorum silmekle geçmeyecek üstünüze sinip her yere sizinle gelecek bir koku. Yol boyunca gördüklerimiz, yaşadıklarımız üçümüzün de sesini kesiyor. Şehirlerden geçtikçe sessizleşiyoruz.

Hatay’a vardığımızda her şey daha keskin bir hal alıyor. Böyle bir yıkımı 92’ de Erzincan’da gördüğümü hatırlıyorum. Tüm şehir ve merkezi yıkılmış vaziyette. Sokaklar, evler, her yer. Arabamızı şehrin merkezine yakın bir yere park ediyoruz. Birlikte Hatay Sahra Eczanesine gidiyoruz. Manzarayı burada anlatmak mümkün değil. İşimiz bittikten sonra akşam arabaya dönüp yola çıkacağız. Can ve ben duruma kayıtsız katı donuk haldeyiz. Barış ise oldukça kötü oldu ve sarsıldı. Sanırım daha önce yaşadıklarımız bizi katılaştırmış. Belki de o mezbelede çöp tenekesi arayan Barış bizden daha insan kalmış. Cevabı bilmiyorum önemi var mı? Onu da bilmiyorum.

Gece dönüş yolu sessiz. Bıçak açmıyor ağzımızı. Can yoruldu direksiyona geçiyorum. Hatay-Adana arasında otoyolda aklımda Roberto Benigni’nin Hayat Güzeldir filmi var. Oğlunun masumiyetini korumak adına Benigni’nin Nazi kampının gerçek yüzünü oğlundan saklaması ve her şeyi bir oyunmuş gibi anlatması, Nazi Kampını eğlenceli bir oyuna çevirmesi. Düşünüyorum orada geçirdiğimiz vakitler boyunca birbirimize takılmalarımız, şakalaşmalarımız, hayatı daha yaşanır kılıp bize güç vermiş. İşimizi yaparken yokluklara değil işe odaklanmak bizi rahatlatmıştı. Ancak son iki gün gördüklerimiz neticesinde kendimizle baş başa kalınca sarsıldığımızı hissediyorum.

Yine de içimizde huzur var. İşini doğru yapmış olmanın verdiği huzur. Hayatla ilişkisini “İnsanlar için ben ne yapabilirim?” diye kuran meslektaşlarımla geçirdiğim bu altı gün bana çok şey öğretti.

Geri döndük ama kalbimiz orada kaldı.

İnsan hayatında hikayeler anekdotlar vardır. Hayata dair söylemlerimizde kullanırız. Sık kullandıklarımdan biride kıyıya vuran deniz yıldızlarının hikayesidir.

“Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan bir adama rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder. “Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi? “Yaşamaları için” yanıtını verir. Adam bu defa “iyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunları atmanız neyi değiştirecek ki?” der. Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize atan kişi, “Bak onun için çok şey değişti” karşılığını verir.”

Biz ne yaptık. Bu yıkım içinde altı günlük mesai, koşturma. Tüm samimiyetimle söylüyorum ki denizde kum tanesi kadar kıymetsizdir. Denize attığımız, kıyıya vuran binlerce deniz yıldızından biridir. Ancak umarım onlar için değişmiştir.

Bence insan olmak “diğerkam” olmaktan geçer. Hiç karşılık beklemeden birinin yarasını kendi içinde hissetmek ve sarabilmek. Bu diğerine olduğundan daha çok kendisine de iyi gelir insanın. Sanırım bu tecrübe bize daha iyi geldi.

Elbette pek çok şeyi ya da insanların hayatını değiştiremeyiz, ama en azından bir kişinin, hayatına dokunabilir ve onun için daha yaşanılabilir kılabiliriz. İnsana dair erdemleri, güzellikleri içinde barındırabilenler hayatla ilişkisini böyle kurabilir. Yaşam ne her zaman aydınlık ne de her zaman karanlıktır. Önemli olan bunu bir ikilem olarak değil de siyah ve beyazı bir bütün olarak görebilmektir. Bunu kabul edebilmek, mücadele edebilmektir.

Mücadele edebilenlere saygıyla selam olsun.

Deprem dolayısı ile insana ait tüm acıları bir arada yaşayanların anısına saygıyla.

Dilerim ki böyle acıları bir daha yaşamayalım.

Yazar: Uzm. Ecz. H. Kürşat Parlatan, Ankara, 24 Mart 2023

Share This
COMMENTS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir