Bütünlük Yolu-Gerçek Benliğinize Giden Yolu Bulun

Bütünlük Yolu-Gerçek Benliğinize Giden Yolu Bulun

“Tüm akarsular denize dökülür çünkü deniz daha alçaktadır. O, gücünü alçakgönüllülükten alır.” Tao te Ching (M.Ö. 2500’de yazılan kitap)

2020’de, fosil yakıt tüketimini azaltmamız gerektiğine dair onlarca yıldır görmezden gelinen uyarılardan sonra, mikroskobik bir virüs birkaç hafta içinde tüm insan ırkının davranışını dramatik olarak değiştirmeyi başardı. Neredeyse anında, hava ve su, bir yüzyıldır hiç olmadığı kadar temiz bir hale geldi. Japonya’nın kent sokaklarında geyikler ortaya çıktı. Yaşayanlar hatırlayacaklardır, Avrupa’nın bazı kesimlerinde daha önce hiç görülmemiş olan ayılar ve yaban domuzları kendini gösterdi. Kangurular, Adelaide caddelerinde zıplaya zıplaya şehri dolaştılar. Bir şeyler kendi gerçek doğasına döndüğünde, her şey bizlerin sandığımızdan çok daha dramatik şekilde ve çok daha çabuk bir şekilde iyileşebilir. İşte bu yüzden, kendi iyiliğimiz için bütünlük yolunu takip edebilmeli, acıları arkamızda bırakmak için ve olabildiğince çok mutluluğu deneyimleme çabasında olmalıyız.

Bebeklikten itibaren, olağanüstü miktarda bilgiyle donanırız; yalnızca belli kavramlarla değil, aynı zamanda çevremizdeki tüm kültürel davranış ve inanışlarla. Ebeveynlerimiz ve kardeşlerimiz, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz televizyon programları ve YouTube videolarının hepsi de biz büyürken inanç sistemlerimize giren varsayımlarla doludur. Kendi gözlerimizi göremediğimiz gibi bu varsayımları da göremeyiz: Bunlar sadece düşünceler değildir, aynı zamanda bizim düşünme şeklimizdir.

“Gerçekten bildiğin şeyin farkında ol, gerçekten hissettiğin şeyi hisset, gerçekten söylemek istediğin şeyi söyle ve gerçekten istediğin şeyi yap!” diyen Sosyolog Martha BECK’in (Dr.)içinden geçtiğimiz çalkantılı çağda, her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan “dürüstlüğün” neden anlamlı ve değerli bir yaşamın anahtarı olduğunu açıklayan ve ülkemizde ilk basımı Aralık 2022’de yayınlanan “BÜTÜNLÜK YOLU-Gerçek Benliğinize Giden Yolu Bulun– The Way of Integrity” adlı eserini derledim ve paylaşıyorum.

İlahi Komedya’dan ilham alan yazar, kişisel bütünlüğü elde etme sürecini küçük, yönetilebilir adımlara bölmek için bir çerçeve olarak Dante’nin klasik kahramanın yolculuğunu kullanıyor. Bu kitabında Beck, bütünlüğü bulmak için herkesin uygulayabileceği dört aşamalı bir yol ve bununla birlikte amaç duygusu, duygusal iyileşme ve zihinsel ıstıraptan arınmış bir yaşamı keşfetmenin sırrını sunuyor. Bizi rahatsız eden şeylerin çoğunun, gerçekten bize kendimizi bütün hissettiren değerlerden koptuğumuzda yaşandığına işaret ediyor. Bunun yanı sıra bizlere, gerçek yolumuzu yönlendiren içsel sinyallerimizi nasıl okuyacağımızı ve kültürümüzün dayattıklarına karşı aslında gerçekten ne istediğimizi fark etmenin yollarını da göstermektedir.

Öne çıkan birkaç paragrafı aşağıya aktarıyorum;

* Yanlış yolda olduğumuzu, yani yanlış bir hayatı yaşıyormuşuz gibi gelen hissi fark etme deneyimi, belli bir noktada neredeyse hepimizin başından geçmiştir. Bir işte, ilişkide ya da aynı durumun içinde birkaç yıl geçirdiğimizde, aniden her şeyin raydan çıktığını fark ederiz. Dante gibi, tam olarak neyin yolunda gitmediği ya da bu noktaya nasıl vardığımız ile ilgili aklımız karışmış haldedir. Ancak sonunda çocukları okula bıraktığımızda ya da ofisteki masamızdan başımızı kaldırıp herkesin evine gitmiş olduğunu fark ettiğimizde veya sonsuza dek seveceğimizi düşündüğümüz kişiyle yine feci bir kavgaya tutuştuğumuz o bir anlık duraksamada, boşluğa bakıp şöyle düşünürüz: “Ben ne yapıyorum? Burası neresi? Ben buraya nasıl geldim? Böyle olmaması gerekiyordu!”

* Siyasi bir lidere duygusal olarak bağlanan insanlar, o liderin, kendi değerlerini aşikâr şekilde ihlal ettiğini ve basitçe umursamadığını gözlemleyebilirler. Gerçekte, insanlar siyasi inanışlarının kesin olmayan bilgilere dayandığını anladıklarında, zihinlerini değiştirmezler; onun yerine, inanç sistemlerine her zamankinden daha çok tutunurlar.

İnsanlar, iş birliği yapan bireylerden oluşan, birbirine bağlı gruplara aidiyet duyarak hayatta kalırlar. Bu yüzden, biyolojik olarak bizim gibi görünen, davranan, giyinen, konuşan ve düşünen insanlarla özdeşleşmeye programlıyızdır. Bunun olumsuz tarafı ise, bizim iç grubumuzdan farklı olan herkese karşı güvensizlik duymakla ilgili evrensel, insani eğilimlerdir. Güney Afrikalı Khoikhoilerden Sibirya Yuitlerine kadar birçok kabile grupları, kendilerine kendi dillerinde “gerçek insanlar” anlamına gelen isimler verirler. Bu, tabii ki, grubun dışında kalan halkların gerçek insanlar olmadıklarını ima eder. Buna, ötekileştirme denir ve bunu herkes yapar. Erken çocukluk döneminden itibaren, aşina olmadığımız her şeyi tuhaf ve rahatsız edici olarak görürüz. On sekizinci yüzyıl sosyal reformcusu Robert Owen, bunu meşhur ironik deyimiyle ortaya koydu: “Sen ve ben hariç tüm dünya tuhaf, sen bile biraz tuhafsın.” Birini ötekileştirdiğimizde o kişiyi bilinçsizce şeytani, hatta nefret uyandıran olarak tanımlarız.

* İnsanların, benden kendilerine koçluk yapmamı istemelerinin en yaygın sebebi bir amaç sahibi olmak için yanıp tutuşmalarıdır. Çok azı gerçekten ölmek isterken, birçoğu sadece yaşamanın pek bir anlamı olmadığını söyler. Vaiz kitabındaki İncil’e ait ağıtları tekrarlayıp dururlar, “Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm ve işte; hepsi boştur, rüzgârı kovalamaya kalkışmaktır.” Başka bir deyişle, “Hayat zor. Hepimiz öleceğiz. LANET OLSUN!”

*Bana güvenip sırrını açan varlıklı, güzel bir ünlünün ışıltılı bir partiye katıldıktan sonra, “Kendi riyakarlığımdan bıktım usandım,” deyişini hiç unutmayacağım. Eğer kendinizi durmadan kopuk ve yalnız hissediyorsanız, neredeyse kesin olarak (hafifletilmiş şekilde) bütünlüğünüzden kopmuşsunuzdur. Bu durum, asla katlanamadığınız insanların arasına sıkışmış hissettiğinizde ikiye katlanır. İnsanlar birbirleriyle hatanın karanlık ormanında karşılaştığında uyurgezer bir haldedir, yarattıkları ilişkiler sığ ve toksik ya da her ikisi olma eğilimindedir.

*İnsanlar genelde mutluluk dağına en garip şeyleri yaparak tırmanabiliyorlar. Örneğin Çin’de kadınların, sosyal basamakları tırmanmak için mini-minnacık ayaklara sahip olması gerekiyordu. Nesiller boyu kadınlar ayaklarını sıkı sıkı bağlayıp ezdiler, ayakları daha iyi ve küçük olsun diye sakatlandılar. Viktorya Çağı İngiltere’sinde, kadınlar deri ülserine sebep olan, alev almaya meyilli arsenikle boyanmış kumaşlar giyiyorlardı; moda rakiplerinden daha iyi görünmek için ödenen küçük bir bedel!

* Benim bakış açıma göre, cehennem acı çekmektir; özellikle kaçınılmaz olan her türlü acıyı. “Acı” ile “acı çekme” sözcüklerini birbirinden farklıdır. Şöyle ki: Acı, olaylardan gelir, ancak acı çekme bizim olaylarla baş etme şeklimizden gelir; onlarla ilgili ne yaptığımız ve özellikle de onlar hakkında ne düşündüğümüzle ilgilidir. Epictetus’un milattan sonra ikinci yüzyılda yazdığı gibi, “İnsanları tedirgin eden, olan biten değil, olan bitenle ilgili inandıklarıdır.”

*Eğer şu anda etrafınızda size fiziksel olarak saldıran herhangi birinin olmadığı ve makul şekilde rahat bir yerdeyseniz, hissettiğiniz her türlü acı çekme halinin büyük bir çoğunluğunun sizin düşüncelerinizden geldiğini bilmelisiniz. (Bu söylediğim, fiziksel acı çektiğinizde bile geçerlidir. Kronik acı çektiğim yıllar boyunca, gerçek fiziksel acılardan çok, “Buna dayanamıyorum!”, “Bu sonsuza dek sürecek!”, “Hiçbir zaman normal bir hayatım olmayacak!” tarzında düşüncelerim yüzünden acı çektim.)

Acı çekmenin düşüncelerinizden gelebiliyor olacağı size anlamlı geliyorsa, başka bir kavram için hazırsınız demektir, sizi cehennemden kurtarabilecek can alıcı bir içgörüye: Düşüncelerinizin, hatta mutlak surette inandığınız düşüncelerin bile, her zaman doğru olmayabileceği içgörüsü.

* Genelde, herkes yalan söyler. Biz bunu iyi biri olmak için yaparız. Araştırmalar, insanların büyük bir çoğunluğunun, sıradan bir on dakikalık sohbette, “Ben çok iyiyim, teşekkürler” ve “Ben de tam seni arayacaktım” ve “Ayakkabılarını sevdim,” gibi küçük yalanlar içeren sembolik cevaplar verip baştan savmak için defalarca yalan söylediğini gösteriyor. Bu, gerçekten de terör suçlarından daha mı beter?

* Yaşayan bir canlıya hiç el kaldırmamış olsanız bile, yine de bir şekilde şiddet göstermişsinizdir. Hepimiz göstermişizdir. Başka insanlara, kendimize ya da sinir bozucu durumlara karşı saldırganlık göstermişizdir; bu saldırganlık, kendi zihnimizde yaşanmış olsa bile. Daha önce, trafikte başka bir şoföre karşı içinizde bir öfke yükseldiyse ya da aynada kendinize bakıp gerçek anlamda görünüşünüzden nefret ettiyseniz veya bir aksiyon -macera filmindeki kahraman kötü adamı öldürdüğünde, ağzınızda patlamış mısırınızla sevinçle bağırdıysanız, şiddet enerjisini tatmışsınız demektir. Muhtemelen de hoşunuza gitmiştir.

Halit Yıldırım, Antalya, 3 Haziran 2023

Share This
COMMENTS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir