Dokunmanın Gücü Üzerine

Dokunmanın Gücü Üzerine

“Eğer bugün kitap okumadıysanız, bugün yaşamadınız demektir. Ayrıca okumasını bilmek ama kitap okumamak, sizi, okumayı bilmeyen ama okumak isteyen bir insanla aynı duruma sokar.” Robin SHARMA

Dokunmanın Gücü Üzerine Kitabının Yazarı Wilhelm SCHMID

Dokunmanın Gücü Üzerine-Wilhelm SCHMID

Kesin olarak beş duyumuz (görme, koku alma, işitme, dokunma ve tat alma) olduğu biçimindeki yanılgılı fikir o kadar yaygındır ki bu çoğu insan için sorgulanmadan kabul edilen bir olgu haline gelmiştir. Bu yanlış anlama, neredeyse tüm kültürlerde bulunur ve sadece günlük konuşmalarda değil, aynı zamanda bilimsel bağlamlarda da görülür.[1] Peki gerçekte kaç duyumuz vardır? Aslında, kesinlikle beşten fazla, ancak gerçek yanıt, bir duyuyu nasıl tanımladığımıza bağlı ki bu bir tür felsefi sorudur!

Biz burada bu sorunu felsefecilere bırakırken gene yaygın kabul edilen beş duyumuza dönelim. İnsanlar belirli bir doğallıkla görür, işitir, koklar, tat alırlar. Peki ya dokunma hissi, temas? İşte, “Dokunma” doyurucu bir hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri olup, bu gücün insan ilişkilerinde, özellikle de yakınlık ve güven bağı kurmada, eşsiz bir önemi vardır. Besler, sağaltır, taze bir yaşama cesareti aşılar. Hem tüy gibi hafif hem de son derece etkili bir deneyimdir. Belki düşünmeden bile önce, insanı insan yapan temel şeydir.

Bir insanın kendisini hissetmesinin ve kendi kendisiyle ilişkiye girebilmesinin yolu, bir başkasına dokunmaktır veya onun tarafından dokunulmaktır (Ancak dokunmayı tacizden ayıran sınırlar içinde).

Bireyler arasındaki dokunuş, ayrıca sadece bedensel ve ruhsal değil, zihinsel bir dokunuş da olabilir. Zihinsel dokunuş, düşüncelerin birbirine bağlanmasını temin eder; bu bağlılık, zor zamanlarda ötekini düşünmekle, onu düşüncelerinde kucaklamakla ve onu yanında bilmekle hissettirir kendini… Bu bağlamda, öteki adına da düşünmekle, onunla beraber düşünmekle, keza ona karşı çıkmak üzere düşünmekle ve ona her biçimde düşünsel olarak temas etmekle bu dokunuş (zihinsel) varlığını ortaya koyabilmektedir. Bu doğrultuda denilebilir ki, zihinsel bir dokunuşu yaratabilmenin itici gücü de Okumaktır. Ancak, bu arada, iyi bir okur olmak her kitabı okumak demek de değildir. Çünkü okumak, beynin besinidir ama beyinlerimiz de birer çöplük değildir, bu nedenle de okurun okuduklarını seçerek okuması önemlidir.

Konu Dokunma olunca, ben de Wilhelm SCHMID’in Ülkemizde bu yıl ilk basımı (2020) yapılan “Dokunmanın Gücü Üzerine” adlı eseri okudum, derledim ve bazı önemli paragrafları sizlerle paylaşıyorum.

* Benliğin, her zaman tam bilincinde olmaksızın gün boyunca sık sık kendine dokunma fırsatı araması dikkat çekicidir; genellikle elin görünmez bir hareketiyle yapar bunu, el hafifçe yanağı okşar, alnı kaşır, kulak memesini çekiştirir, saçları karıştırır. Bazen de kafa ellerin arasına alınır, düşünmeyi dokunuşla desteklemek için. Kendine dokunmak, bedenin bir yeri ağrıdığında da iyi gelir: Kendi elinizi ağrıyan yerinizin üzerine koymak ağrıyı azaltabilir, hatta belki de dindirebilir.

*Dokunma, tam da şeylerin ve ilişkilerin gitgide daha fazla dijitalleştiği bir zamanda, şaşırtıcı biçimde, eskisinden daha fazla odağa yerleşirken tekrar ilginç hale geliyor. Dijital duyusuzlaşma, aletlerin ötesindeki duyusallığı yeniden keşfetmeye sevk ediyor. Cansız ekranları parmaklamalar ve silip ovalamalar, canlı ötekilere dokunma ve onları okşama ihtiyacını uyandırıyor. Bunun bir adım ilerisinde insanlar, konuşarak veya kitaplar aracılığıyla fikirlerle temas ettiklerinde ve başkalarına düşünceleriyle dokunduklarında da zihinsel bir dokunuş gerçekleşir. Daha da ötesi, bir dinsellik ve maneviyatla bağlantılı, aşkın dokunuşlar da yaşayabilirsiniz.

*Dokunmada gündelik tiyatronun bir perdesi de giyinme ile oynanır, bu da başka araçlarla kendine dokunmaktır. Kıyafet seçiminin bir saiki, güzeli onaylanmaya değer olanı hem kendine hem başkalarına teşhir etmek olabilir. Giyinme tarzı insanın içindeki hissi ifa etmenin bir biçimidir, onunla o hissi bedenin yüzeyine yansıtabilir, aynı zamanda da başkalarını etkileyebilirsiniz. Tersine, kifayet de biçimleri ve renkleriyle, insanın içindeki hissi ve tüm kendiliği etkiler -giysiler, benlikleri inşa eder.

*Bedensel değişikliklerin sevilen bir biçimi, saçları şekillendirmektir; bu işi memnuniyetle profesyonel saç sanatkârlarına emanet edersiniz. Onlar, birçok müşterilerinin saçlardan çok kafa derisine dokunulmasıyla ilgilendiklerini bilirler, bu dokunuş onların benliklerine iyi gelir. Derin rahatlama halinde, kafa derisinde hissedilen o hoş karıncalanma. Kadınlar, dokunmanın bu anlamdaki gücünü biraz daha sık deneyimlemek isterler sanki. Erkekler daha ziyade yüz derisinde ve ona düzenli fırça, tıraş bıçağı veya tıraş makinesi temasında uzmanlaşmışlardır.

*Aşk, enerjilerin birbirini tamamlaması ve örtüşmesidir, öyle ki her kadın ve her erkek, kendi kendine olduğundan daha fazla enerjiye sahip olur. Şu da var ki, enerjiler tıpkı alevler gibi, sabit durmazlar. Aşkın kırmızı saatleri gibi enerjinin parladığı zamanların ardından, kısık bir alev dili sayesinde ateşi tamamen sönmemesini umduğunuz zamanlar gelir.

*İnsan gülerek kendini unutur. Ani bir kararla benliğinin hapishanesinden çıkar, bir anlığına başka biri olur. Normal olarak en incelikli nidaları çıkartan ve iyi formüle edilmiş ifadenin mevkii olan ağız, geniş geniş açılarak çınlayarak ritmik bir şekilde tekrarlanan, orantısız ve düzensiz bir nida salar. Gülme düzensiz hamlelerle sökün eder ve yüze önceden görünür olmayan ama zamanla yerleşen çizgiler nakşeder. Gülme kırışıklıkları ancak imzasının eş koşulabileceği kadar karakterize eder insanı.

* Gülmek az çok her kültürün bir unsurudur ama her zaman beslenmez, her zaman kıymet verilmez ona. Çin kültüründe uzun süre boyunca şeytan işi sayılmıştı. Havarilere ve ilk Hristiyanlara dünya görüşlerinden ötürü öyle fazla güldüler ki herhalde, onlar da gülmeyi şeytana mahsus saydılar. Şeytani kahkaha o zamandan beri kullanılan bir kavramdır ama gülmeye mâni olamamıştır. Gülme yok edilemezdir. Kendisine dokunması için gülmeyi arayan, kendi büyük anılarını anlatan kültür tarihinde bulacaktır onu.

*6.yüzyıldan beridir Susmanın filozofun karakteristik vasfı olduğu ifade edilir. “Felsefenin Tesellisi (Consolatio philosophiac)[2] adlı eserde de bu ifade. “Sussaydın eğer, bir filozof olarak kalırdın!” şeklinde betimlenmektedir.

Susma yoluyla dokunma ve dokunma sanatını, hayatın akışı içinde deneyip yanılarak, pratik yaparak ve düşünerek öğrenebilirsiniz. Sonra yine susarak susmak hakkında tefekküre dalmak üzere… Esas itibarıyla her iki seçeneğe de sahip olmak yararlıdır Konuşmak ve Susmak. Tek başına konuşmak hüküm sürerse, bu susmayı tercih edenlerin aleyhine olur; belki onların da söyleyeceği bir şey olmasına rağmen, dikkate alınmazlar. Tek başına susma hüküm sürerse, bu memnuniyetle konuşmak isteyen ama buna cesaret edemeyenlerin aleyhinedir. Bir insan hiçbir zaman bir şey söylemezse, kendisiyle ilişki kurarken yararlı olabilecek bir idraki sağlamaktan imtina etmiş olur.

Sürekli her şeyi söylemek ise, kendini tutamayan bir gevezeliğe delalet eder. Çok fazla konuşandansa, susmayı da bilen kişi daha güvenilir görünür. Susabilen, herhalde daha tefekküre yatkın olan insandır, çünkü susmak, kendini dinlemeyi daha fazla mümkün kılar, onun için sakin sular derindir.”

*İnsana çok dokunan kimi durumlar vardır ki, sessiz kalmak, “kendi içine dönmek”, içsel konuşmalar yapmak ve kendi benliğinde ve onun etrafında neler olup bittiğine dikkat kesilmek, yerinde olabilir. Susarken insan tamamen kendiyledir. Susma sanatının özü budur: Genişliğe alan bırakmak. Sessizliğin açtığı genişlik, insana kendi sonluluğunun darlığını unutturur ki insanlar onları ezen, bunaltan o sonluluktan ötürü, “konuştuğum sürece yaşarım” düsturuyla, durmaksızın konuşurlar. Susanın deneyimi ise başkadır: “Sustuğum sürece, benim hayatımı aşan sonsuzluğun parçası olarak hissederim kendimi.” Bunun insana dokunmasına izin vermek, sessizce bir şey okumakla da mümkündür.

* Okumaya dalmak, âşık olmaya benzer: Ansızın, şiddetle, dosdoğru. Düşüncelere bağlanmıştır, duygular söz alır. Okumak, tıpkı yazmak gibi, konuşmak gibi, duygular, düşünceler, tasavvurlar, düşler ve fikirler aracılığıyla dokunmanın bir biçimidir. Bir kitabı eline alıp sayfalarını çevirmek, ayrıca duyusal bir dokunuşla da bağlantılıdır; başkalaşmış biçimiyle e-kitap’ta da geçerlidir bu.

Okuyan kişi hiçbir koşulda şimdiki zamanın görünüşteki doğallığına, olağanlığına bağlı kalmaz. Okuma, zihinsel düzlemdeki dokunuşun gücüyle ona uçsuz bucaksız bir tefekkür alanı açar. İnsan okuma sayesinde, salt imkân olarak içinde dertop vaziyette duran potansiyelini yumak gibi açar. Bunun önemli bir kısmı, öteden beri okumayla bağlantılı olan eğitimle ilgilidir. Okumuşluk da başka bir şey değildir: Hayatın imkânlarını okumayla kendine açmak ve sorularla cevapları, problemlerle çözümleri ortaya koyup sınayarak düşünmenin ve var olmanın ufkunu genişletmek.

Nörobiyolojik açıdan okumak, sinapsların oluşumunu tahrik eder, sinapsların yardımıyla da, kendi başına düşünemeyen nöronlar birbirine dokunur. Beyindeki geniş bir bağlantılar ağı, tasavvurlardan oluşan iyice dallanıp budaklanmış bir kök sistemi meydana getirir, insan düşünsel olarak serbestçe dolanabilir onun içinde. Sorularına cevaplar bulur ötekilerle ve verili olandan başka şeylerle çok katmanlı ilişkiler kurabilir. Okumadan sonra, başka bir mekândan döner gibi kendine geri döner insan, hem aynı kişi olarak kalır hem de tam olarak aynı kişi değildir.

*Duyular okumaya katılmak isterler. El, alnın üzerinden saçlara uzanır, düşüncelere dalmış vaziyette tırnaklar yenir. Bakış bir yerlere kayar. Beden oturup kalmak istemez, okuyanın ayağa kalkması, bir aşağı bir yukarı yürümesi, okuduğunu tekrar çiğneyip öğütmesi, gerçek anlamıyla onu bedenine alması gerekir. Bir gezinti, zihinsel dokunuşu bedensel harekete çevirir yani, yoksa tehdit odur ki, harfler dur durak bilmeyecek, uçucu parçacıkların dansı gibi bedenin içinden geçip gideceklerdir. Kelimelerin ritmindeki hareket, tüm içeriğe damgasını vurur ve artık kendini ondan nasıl ayırt edeceğini bilemeyen benliğin bir parçası haline gelir.

*Son tahlilde, insanlar dokunmaya ihtiyaç duyarlar ve her düzlemde duyarlar bu ihtiyacı: bedensel olarak, ruhsal olarak, zihinsel olarak ve pekâlâ metafizik olarak da. Ancak bu şekilde çıkabilirler Ben’lerinin hapishanesinden.

[1] Christian JARRETT -BEYİN YALANLARI ve GERÇEK BİLİM-2018

[2] FELSEFENİN TESELLİSİ- Alain de Botton-2008

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir