Duygusal Çeviklik

Duygusal Çeviklik

Cesaret, korkunun olmaması değildir, korkuyla yürümektir.

Sadece sınırlı bir süre için bu gezegende bulunuyoruz. Bu zamanı akıllıca ve kişisel açıdan anlamlı bir hale gelecek olan şeyler için kullanmaya çalışmak çok mantıklı. Çalışmalar tekrar göstermektedir ki kişinin neyin önemli olduğuna dair güçlü algısı, sağlığın daha iyi, evliliğin daha güçlü, akademik ve sosyal başarının daha yüksek olmasını sağladığı gibi kişiyi daha büyük bir mutluluk seviyesine de ulaştırıyor.

Ancak, başkalarının bize neyin doğru neyin yanlış, neyin önemli veya güzel olduğunu söylemesi yerine kendimiz için doğru olduğunu bildiğimiz şeylere dayanarak seçim yaptığımızda neredeyse her durumla yapıcı bir şekilde yüzleşecek gücümüz oluyor. O zaman-mış gibi yapmak veya sosyal kıyaslamalara kendimizi kaptırmak yerine güvenle ileriye doğru adım atabiliyoruz.

Birisiyle tanıştığımızda ve onu daha iyi tanımak mı, yoksa ondan uzak durmak mı istediğimize karar vermeye çalıştığımız anda sezgilerimiz devreye girer. Görünüşe göre insanları içgüdüsel olarak ölçüp biçmede çok iyiyizdir. Bu kısıtlı saniyeler içinde çok az kanıta dayanarak yaptığımız değerlendirmeler genellikle de doğru çıkar.

Örneğin, mutlu olduğunu düşünenleri ele alalım… Mutlu insanlar genellikle ilk bilgilere gereğinden fazla önem verip sonraki ayrıntıları görmezden gelir veya küçümserler. Bu da tipik bir şekilde halo etkisi oluşturur. Örneğin, partide tanıştığımız yakışıklı adamın veya güzel bir kadının sırf güzel giysiler giydiği ve komik şakalar yaptığı için nazik biri olduğunu otomatik bir şekilde varsayarız. Ya da gözlüklü, orta yaşlı, evrak çantalı bir adamın, mesela cart pembe şort giyen yirmi yaşındaki bir sarışından daha zeki veya güvenilir olduğuna karar veririz. Sözde olumsuz duygularımız bizi yavaşlamaya, daha sistemli bir şekilde bilişsel işlem yapmaya teşvik eder. Hızlı sonuçlara az güvenir, önemli üstü kapalı ayrıntılara daha fazla dikkat ederiz. (Tamam, adam yakışıklı, kadın da güzel ve sizinle ilgileniyor gibi görünüyor ama neden alyanslı elini arkasına gizliyor?) En ünlü kurgusal dedektiflerin belirgin derecede huysuz olması ilginç değil mi? Mutluluk için çabalamak bir beklenti yaratır. Bu da “Bugünün beklentileri yarının düş kırıklıklarıdır,” sözünü doğrular mahiyettedir.

İç dünyamızı bir yönüyle “savaş alanı” ortamına benzetirsek; hâlâ bombardıman altında olan bir şehri yeniden inşa edemeyiz, ancak saldırı durup barış gelince bunu yapabiliriz. Değil mi? Bu içsel dünyamız için de geçerlidir: Var olan şeyle savaşmayı bıraktığımızda daha yapıcı ve ödüllendirici olacak şekilde çaba harcamaya başlayabiliriz.

Artık günümüzde yönetim kademesinde istihdam edilecek bireylerde uygun deneyimle birlikte duygusal zekâ da (EQ) başarının anahtarı olarak değerlendirilmektedir. Deneyimin, alınacak kararları geçmiş yaşantılar ışığında hızlandırma rolünü üstlendiği, bu anlamda yaşantılardan alınan derslerin çevikliğe hizmet ettiği söylenebilir. Böylelikle uygun deneyimin duygusal zekâ ile birleştiği noktada, Duygusal Çeviklikten söz etmek mümkündür.

Duygusal çeviklik, duyguları yöneterek deneyimin olumlu sonuçlarını hızla uygulamaya koymayı sağlar. Bu yönüyle, duygusal zekâ kavramının yaygınlık kazanmaya başladığı doksanlı yılların ortalarına kıyasla, duygusal çeviklik çok daha önemli bir stratejik yetkinlik haline gelmiştir.[1]

Duygusal çeviklik, amaçlarınız ve değerlerinize uygun bir şekilde yaşamanız için davranışlarınızı sürdürerek veya değiştirerek anın içinde olmanıza izin veren bir süreçtir. Bu süreç zor duygulara veya düşüncelere aldırmamakla ilgili bir şey değildir. Bu süreç, duyguları ve düşünceleri gevşek bir şekilde tutarak onlarla cesaretle ve şefkatle yüzleşmek, sonra da hayatta büyük şeyler başarmak için onların yanından geçip gitmekle ilgilidir.

İşte şu anki temamız “Duygusal Çeviklik!” Harvard Tıp Fakültesi’nden ödüllü bir psikolog olan Dr. Susan Davidin Harvard Business Review’nun, kitabın ana temasını yılın yönetim şekli ilan ettiği Duygusal Çeviklik-Emotional Agility” adlı eseri derledim ve paylaşıyorum.

Kitap içeriği ile ilgili birkaç paragrafı sizlerle paylaşmak için aşağıya aktarıyorum

*Duygusal çeviklik kavramı, Nazi ölüm kampından kurtulan ve insanlar olarak potansiyelimizi gerçekleştirebileceğimiz daha anlamlı bir yaşam sürme konusunda “İnsanın Anlam Arayışı”[2] kitabını yazan psikiyatrist Viktor Emil Frankl’ın tarif ettiği yaklaşımı destekliyor: “Uyaran ile tepki arasında boşluk vardır,” diye yazıyor Frankl. “O boşlukta tepkimizi seçme gücümüz bulunur. Tepkimizde de gelişimimiz ve özgürlüğümüz yatar.”

*Çoğu insan duygularıyla baş edebilmek için kişisel gelişim kitaplarına veya kurslarına yönelir ama bu programların çoğu kişisel gelişimi tamamen yanlış anlar. Özellikle de olumlu düşünmenin çığırtkanlığını yapanlar yanlış yoldadır. Mutlu düşünceler empoze etmeye çalışmak imkânsız olmasa da son derece zordur çünkü çok az insan olumsuz düşüncelerini susturup yerine daha güzel düşünceleri koyabilir. Üstelik bu tavsiye önemli bir gerçeği gözden kaçırır: Sözde olumsuz duygularınız aslında sizin lehinize çalışıyordur.

* Ne yazık ki içinde yaşadığımız tüketimden beslenen post modern çevre bize akıllı telefon ve büyük boy kahveler satmakla, bizim fiziksel veya duygusal sağlığımızı geliştirmekten daha fazla ilgileniyor. Reklamcılığın temel işi bizi memnuniyetsiz hissettirmek böylece ihtiyacımız olsun olmasın, bizim için iyi olsun olmasın bir şeyleri istememizi sağlamaktır. Kendini kabul ve öz duyarlılık ticareti hareketlendirmez. Bu yüzden sürekli kendimizi başkalarıyla karşılaştırmak ve kaçınılmaz bir şekilde yetersiz hissetme durumuyla karşı karşıya kalırız.

*Diyelim ki sırf eğlence olsun diye bir grupta keman çalıyorsunuz. Eğer süreci düşünürseniz ilk sandalyedeki kemancının siz biraz daha iyi olması size kendinizi geliştirmeniz için bir ölçüt sağlayabilir. Daha çok çalışırsanız belki o seviyeye yükselebilirsiniz. Ama kendinizi Joshua Bell gibi bir virtüözle kıyaslamak sizi sadece deli eder. Kendinizi Joshua Bell, Mark Zuckerberg, Michael Jordan veya Meryl Streep’le karşılaştırmak yüzmeyi öğrendiğiniz için kendinizi bir yunus balığıyla karşılaştırmaya benzer. Bunun ne anlamı var ki? Umutsuzca çabalayan, başka birinin daha kötü bir versiyonu olmak yerine sadece kendiniz olmak zorundasınız.

*Ortalama bir günde çoğumuz on altı bin sözcükle konuşuruz. Ama düşüncelerimiz, yani iç sesimiz bunun haricinde binlerce sözcük daha üretir. Bilincin bu sesi, duyulmayan ama susmak bilmeyen bir geveze gibidir. Hiç durmadan gizlice gözlem, yorum ve analiz bombardımanına tutar bizi. Dahası bu susmak bilmeyen ses edebiyat profesörlerinin güvenilmez anlatıcı dediği şeydir. Durmaksızın akan bu geveze nehirde kabarcıklanarak yüzeye çıkan ifadeleri genellikle gerçekler olarak kabul etsek de bunların çoğu duygularımızla yoğunlaşan, değerlendirme ve yargıların karmaşık bir karışımıdır. Bu düşüncelerin bazıları olumlu ve yararlıdır, diğerleri ise olumsuz ve yararsız. İki durumda da iç sesimiz nadiren nötr veya sakindir.

*İnsanların yangınlarda veya uçak mecburi iniş yaptığında ölmelerinin nedeni çoğunlukla geldikleri kapıdan çıkmaya çalışmalarıdır. Panik haldeyken başka bir çıkış yolu düşünmek yerine belirli bir örüntüye bağlı kalırlar. Aynı şekilde acımız, kayıtsızlığımız, ilişki sorunlarımız ve diğer hayat zorlukları neredeyse hiçbir zaman aynı otomatik biçimde düşünerek çözülmez. Duygusal açıdan çevik olmak, bağlama karşı duyarlı olmayı ve dünyaya şu anda olduğu haliyle tepki vermeyi içerir.

* İçine atma davranışının bir yönü de olumlu düşünmeye, olumsuz düşünceleri de kafamızdan atmaya çalışmaktır. Ne yazık ki bir şeyi yapmamaya çalışmak şaşırtıcı miktarda zihinsel enerji gerektirir. Araştırmalar göstermektedir ki, düşünceleri veya duyguları azaltmaya ya da görmezden gelmeye çalışmak yalnızca onları artırmaya yaramaktadır. İçine atma genellikle iyi niyetlerle yapılır. Pratik bir insan için de kazançlı bir çözüm gibi görünür. “Olumlu düşünün”, “geride bırak” ve “aldırma” deriz kendi kendimize ve istenmeyen duygular kaybolmuş gibi görünür. Ama aslında sadece yer altına girerler. Her an geri dönmeye hazırdırlar. Genellikle de altında bulundukları baskıyla şiddetlenerek uygunsuz bir yoğunlukla ve şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıkarlar. İçine atmanın ilişkiler üzerinde de olumsuz bir etkisinin olması şaşırtıcı bir durum değildir. “Büyük bir kavga ettik ama o hiçbir şey olmamış gibi işe gitti,” der içine atan adamın şaşkın karısı “Umurunda bile değil!”

* Mükemmellik tek boyutludur, gerçekçi değildir, can sıkıcıdır. Bu yüzden en ilgi çekici kahramanların hep kusurları ve karanlık tarafları vardır. Gerçekten ilgimizi çeken suçluların de en azından kısmen özdeşleşebileceğimiz insani tarafları bulunur. Gerçek hayatta başarılarımız, kendi kusurlarımız veya karanlık yanlarımızla yaşamayı ve onlardan ders almayı ne kadar becerebildiğimize bağlıdır. Bu çözüme ve bundan ders çıkarmaya giden yol, kendini göstermekle başlar.

*Güney Afrika’da büyürken pek çok kaynaktan duyduğum ama hiçbir zaman doğrulayamadığım bir hikâyeye göre kabilenin bir üyesi kötü davrandığında veya yanlış bir şey yaptığında köyün ortasında yalnız kalması gerekiyormuş. Kabilenin her üyesi onun etrafına toplanırmış. Sonra erkek, kadın, çocuk, herkes teker teker ona bir şeyler söylermiş. Ama onun nasıl bir pislik olduğunu değil. Köylüler dikkatle bu kişinin iyi özelliklerini sıralarmış. Bu efsane doğru olsun olmasın güzel bir sözün gücünü gösteriyor. Bu anlattığım hikâye Şahane Hayat’taki sahnenin kabile versiyonu.

* Diğer insanların eylemleri ve seçimleri, sosyal bulaşma denen büyüleyici bir fenomen yoluyla bizi her seviyede ve fark ettiğimizden çok daha fazla etkiler. Sosyal bulaşma dendiğinde aklınıza doğal bir temasla nüfusta hızla yayılan bir virüs geliyorsa gerçekten tam da öyle. Çalışmalar bazı davranışların gerçekten de soğuk algınlığı ve grip gibi olduğunu gösteriyor. Bu davranışlar diğer insanlardan size bulaşır. Temasta bulunduğunuz obez sayısı artıkça obez olma riskiniz artar. Akran grubunuzdaki başka çiftler boşanıyorsa oldukça kişisel ve bireysel olduğunu sandığınız bir karar oIan boşanma olasılığınız artar. Bundan sonra işler gerçekten biraz tuhaflaşıyor. Kişiden kişiye aktarılan bulaşıcı hastalıkların aksine bazı davranışları hiç temasta bulunmadığınız insanlardan kapabilirsiniz. Bir çalışma insanların yalnızca arkadaşları değil, arkadaşlarının arkadaşları boşandığında da boşanma olasılıklarının arttığını göstermiştir. Doğru: Kişisel hayatınız tanımadığınız insanlardan bile etkilenir.

* Diyelim ki daha sağlıklı beslenmek istiyorsunuz. Bir restorandasınız ve tatlı tepsisindeki leziz görünümlü çikolatalı mus dikkatinizi çekiyor. Bu, beynin ödül-zevk merkezi olan nükleus akümbenste bir hareketlenmeye yol açar. Nasıl da istersiniz bu tatlıyı! Ama hayır, dersiniz kendi kendinize. Yiyemezsin. Tatlıyı es geçme gücünüzü toplarken beyninizin kendini kontrolle bağlantılı olan inferior frontal girus adlı bölgesi devreye girer. Siz tatlıyı yeme ya da geri durma konusunda karar vermeye çalışırken iki alanı da hareket halinde olan beyniniz kelimenin tam anlamıyla kendisiyle savaşmaya başlar. Durumu daha da karmaşık hale getirecek şekilde temel içgüdülerimiz çok daha erken devreye girer. Yine nöro-görüntüleme çalışmalarına göre tipik bir seçimle karşı karşıya kaldığımızda tat gibi temel özellikler, sağlık gibi özelliklere göre ortalama 195 milisaniye daha erken işlenir. Başka bir deyişle irademiz daha devreye girmeden beynimiz bizi belirli seçimleri yapmaya teşvik eder. Bu yüzden bir çalışmada insanların %74’ü “gelecekteki bir tarihte” meyveyi çikolataya tercih edeceğini söylüyor fakat meyve ve çikolata o anda önlerine konduğunda %70’i çikolatayı alıyor. Beynimiz aslında böyle çalıştığı, ilkel dürtü iyi düşünülmüş bir yargıyı alt ettiği için içinizdeki parmak sallayan müdirenin sizi uzun vade istediğiniz yere taşıması pek olası değildir.

* Sabah ne kadar yorgun olursak olalım dişlerimizi fırçalamayı veya arabaya biner binmez emniyet kemerimizi takmayı hatırlarız. Değerle bağlantılı alışkanlıklar oluşturma becerisi sadece iyi niyetlerimizi kalıcı hale getirmekle kalmaz, zihinsel kaynaklarımızı da başka işler için özgürleştirir.

Neyse ki bilim insanları alışkanlık yaratma sürecini daha kolay hale getirecek bazı sırları ortaya çıkardı. Ekonomist Richan Thaler ve hukuk profesörü Cass Sunstein “Dürtme”[3]  adlı

çok satan kitapta dikkatle tasarlanmış seçeneklerle veya “seçme mimarisi” dedikleri işlemle insanların davranışının nasıl etkileneceğini gösteriyor. Sözgelimi, herkesi organ bağışı yapmaya zorlayamazsınız ama buna gerek de yok. Bütün yapmanız gereken kişinin bağışçı olmasını olmamasından daha kolay hale getiren bir seçim hazırlamaktır. Almanya’ da organ bağışı programına katılmayı seçmek için bir kutucuğu işaretleyerek organ bağışçısı olmaya açıkça rıza göstermeniz gerekir. Sonuç olarak Almanya’daki organ bağışı oranı %12’dir. Komşu ülke Avusturya’da bunun aksine sizin bilinçli bir şekilde programdan çıkmayı seçmediğiniz sürece organ bağışçısı olduğunuz varsayılır. Bu yüzden oradaki organ bağışı oranı neredeyse %100’dür.

* Korku her türlü şekil ve boyutta, bazen de kılık değiştirmiş bir halde gelirken sadece tek bir şey söyler: Hayır. Bu “hayır”ın kökleri evrime dayanır. Korku karşısında donup kalmak gibi en temel seviyedeki hayvan davranışı iki seçenek içerir: yaklaş veya uzak dur. Milyonlarca yıl önce insanın ilk örneği olan atalarımız yiyecek veya çiftleşme fırsatına benzer bir şey gördüklerinde yaklaşırlardı. Bela gördüklerinde de uzaklaşırlardı. Koş ve saklan! Günümüzde çocuklar herhangi bir huzursuzluk veya korku duyduklarında yırtık pırtık olmuş, pis kokan eski pelüş hayvanlarına yapışabilirler. Bizim yetişkin davranışımız da çok farklı değildir. Hemen herkesin çok sevdiği eski bir tişörtü veya üzgün, yorgun veya baskı altındayken çekildiği (belki “herkesin adınızı bildiği”) favori bir yeri vardır.

* Malcolm Gladwell[4] “Outliners (Çizginin Dışındakiler): Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur?” adlı kitabında durağanlığı aşmak ve bir beceride gerçekten ustalaşmak içi 10.000 saat gerektiği fikrini yaygın hale getirdi. Ama psikologlar ve öğrenme uzmanları, ustalığın zaman yatırımından çok bu yatırımın kalitesiyle ilgili olduğu konusunda hemfikir. Kaliteli yatırım, ulaşabildiğimiz yerin hemen ötesindeki zorluklarla sürekli olarak mücadele etmeyi gerektiren bilincli bir pratik yapma formu olan “çaba harcayarak öğrenme”yi gerektirir.

* Viyana’nın biraz aşağısında Marienthal adında, yeşil tepelerle çevrili düzenli caddeleri olan güzel, şirin bir kent bulunuyor. 1830′ da oraya bir pamuk ipliği fabrikası inşa edildi ve sonraki yüzyıl boyunca bölgenin en önemli işvereni bu fabrika oldu. 1930’daki Büyük Buhran sırasında çalışanların dörtte üçü işsiz kaldı. Ama fabrika kapandıktan kısa bir süre sonra Avusturya işsizlik sigortasını bütün çalışanlar için zorunlu hale getirdi. Bu sigorta Marienthallıların kaybettikleri maaşların büyük bir kısmını karşılayacaktı ama bir koşul vardı. İşsiz kalan isçilerin bu desteği hak etmek için herhangi bir maaşlı işte çalışmaları yasaktı. Gayriresmi bir iş bile yasaktı. Kaldırımda bahşiş toplamak için armonika çalan bir kasabalının işsizlik maaşını nasıl kaybettiğine dair o döneme ait raporlar var.

1930′ dan 1933’e kadar Graz Üniversitesinden bazı araştırmacılar yerel halkta bazı çarpıcı değişimler gözlemledi. Zaman içinde bütün kasaba uyuşuk hale gelmişti. Yürüyenler yürümüyordu. Şekerleme yapmak birincil aktivite haline gelmişti. Erkekler saat takmayı bırakmıştı çünkü zaman artık önemli değildi. Kadınlar kocalarının gidecek bir yerleri olmasa bile akşam yemeğine geç kaldığından şikâyet ediyorlardı.

Kasabalılar yeni buldukları boş zamanları okumak, resim yapmak ya da diğer sanatsal veya entelektüel çabalar için değerlendirmiyorlardı. Hatta üç yıllık çalışma boyunca yerel kütüphanenin dışarıya verdiği kitap sayısında % 50 azalma olmuştu. Marienthal halkının çalışamıyor olması, motivasyonlarını hiçbir şeye ilgileri kalmayacak şekilde bozmuştu.

Yazar Halit Yıldırım, Antalya, 20 Haziran 2021

Kaynakça:

[1]Değişim Dönemlerinde Duygusal Çeviklik-2018-Prof. Dr. Acar Baltaş

[2] Victor E. FRANKL-İNSANIN ANLAM ARAYIŞI-Man’s Search for Meaning

[3] DÜRTME-Sağlık, Zenginlik ve Mutlulukla İlgili Kararları Uygulamak-Richard H. Thaler ve Cass R. Sunstein (2017 Nobel Ekonomi Ödüllü): 

[4] Malcolm GLADWELL-ÇİZGİNİN DIŞINDAKİLER (Outliers): Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı olurlar?

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir