Duygusal Zekâ

Duygusal Zekâ

Duygusal Zekânın tam olarak irdelenebilmesi için öncelikle onu oluşturan iki temel kavramın duygu ve zekânın tanımlanması gerekmektedir.

Zekâ

Zekâ varlıkların bulunduğu ortama gösterdiği uyum, koşullara göre seçimleri ve yaşamını yönlendirebilme becerisi olarak tanımlanabilmektedir. Bu anlamda zekâ varlıkların hareket edebilme, çevresiyle uyum ve etkileşimde olma becerilerinin tümünü kapsamaktadır.

En genel olarak, yepyeni bir duruma bu yeni oluşumun öğeleri arasında var olan ilişkileri kavrayarak kolaylıkla uyum sağlama gücü, insan varlığının deneyimini ve bilgisini yeni karşılaştığı somut durumlara uydurmak suretiyle sergilediği problem çözme yeteneği. Gösterge ya da sembolleri yorumlama ve ilişkileri kavrama böylelikle de gözlemlenen olayların ve eşyanın mahiyetini açıklama yetisi.

Duygu

Duyduğumuz, duyumsadığımız her şey. Özellikle de tüm tutkularımızın, hafif veya ortalama şiddetteki heyecanlarımızın aşk, sevgi gibi hallerimizin, genel ve içgüdüsel eğilimlerimizin genel adıdır. Haz ve elem duyma halleriyle ilişkili olma durumu içinse duygusal sıfatı kullanılır.

Bu çerçeve içinde erdemlerin belli bir motife uygun olarak eyleme eğilimlerine karşılık geldiğini öne süren Aristoteles, erdemin kazanılma yolunun duyguların eğitiminden geçtiğini öne sürmüştür.

Yazımın ana düşüncesini yani duygusal zekâ kavramını geliştirerek kullananlardan birisi olan kişi Daniel Goleman olduğu için, duygu kavramının anlamını araştırırken kelimenin geldiği kökeninin incelenmesi açısından Dr. Daniel Goleman‘ın görüşlerine de yer vermek gerekmektedir. Goleman’a göre tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan dürtülerdir. Duygu emotion sözcüğünün kökü ‘motere’dir. Latince hareket etmek anlamına gelen fiile ‘e’ ön eki getirildiğinde anlamı uzaklaşmak olur ki, bu her duygunun bir hareket oluşturduğu fikrini vermektedir.

Duygu ve Zekâ İlişkisi

Duygu-zekâ ilişkisinin tarihçesine kısaca değinirsek, bu konuda ki tartışmaları klasik ve modern olarak iki başlık altında inceleyebiliriz.

Klasik yaklaşımlar: Antik felsefe de Stoacılar, bilge kişinin hiçbir duygu ya da hissin etkisinde kalmayan kişi olduğunu savunmuşlardır. Platon ise duyguların alt düzeyde ve yönsüz olduklarını ve mantık tarafından yönlendirilmelerinin gerekli olduğunu öne sürmüştür. Aristo da bu görüşü sürdürerek duyguların bilinç fonksiyonlarıyla beraber ortaya çıktığını ve bu fonksiyonların refakatçileri olduklarını ifade etmişlerdir. Galen’ e göre ise duygular ruhun hastalıklarıdır. Ortaçağ döneminde Avrupa da skolastik Hıristiyan anlayışının da etkisiyle temel duygular şeytana ait kötü unsurlar olarak görülmüşlerdir ve yedi ölümcül günahın (gurur, açgözlülük, kıskançlık, öfke, şehvet, oburluk, tembellik) yorumlamaları da bu görüşü güçlendirmiştir. Yedi ölümcül günahın karşısındaki yedi erdemin (basiret, ölçülülük, metanet, adalet, inanç, umut, sevgi) bunlar karşısında zayıf kaldığı söylenmiştir.Rönesans döneminde şekil değişmiş ve akıl iyiliğin, duygularda kötülüğün yerini almıştır. Descartes dönemine gelindiğinde ‘cogito ergo sum’ düşünüyorum öyleyse varım temel varsayımıyla hareket eden Descartes e göre duygular kontrol edilmesi gereken ilkel unsurlardır ve akılcılık önemlidir.

Modern yaklaşımlar: Modern yaklaşımlarla beraber aklın duygulara mutlak egemenliği paradigması artık sorgulanmaya başlamıştır. Özellikle bir nöroloji profesörü olan Damassio Descartes döneminden beri süregelen akıl-duygu bölünmüşlüğünün ve aklın mutlak egemenliğine ‘Descartes’in Yanılgısı‘ adlı eserinde karşı çıkmış ve ‘İnsanlığın doğuşundan çok önceleri varlıklar yine varlıktı. Evrimin bir noktasında temel bir bilinçlilik başladı. Bu temel bilinçlilikle basit bir zihin oluştu. Zihnin daha karmaşıklaşmasıyla, düşünme, daha da sonraları iletişim kurmak ve düşünceleri daha iyi örgütlemek için dilin kullanılması olasılığı belirdi. Demek ki o zamanlar insan, önce var oldu sonra düşündü. Şimdi biz önce dünyaya gelip gelişirken, yine önce var oluyor, sonra düşünüyoruz ve ancak var olduğumuz kadar düşünürüz’ diyerek tartışmayı başlattı.

Tüm bu kavramlar ve tartışmalar yapılırken ilk olarak Mayer ve Salovey tarafından EQ –Duygusal Zekâ ortaya atıldı ve Dr. Daniel Goleman tarafından günümüzde geliştirilerek hala sunulmaktadır

Duygusal Zekâ (EQ): Kişinin kendini tanıması, kişisel farkındalığı, sosyal duyarlılığı, empatisi ve insanlarla başarılı iletişim kurma becerisidir.

Zihinsel Zekâ (IQ): Çözümleme, akıl yürütme, soyut düşünme, dil kullanımı, zihinde canlandırma ve kavrama becerimiz.

Doksanlardan önce, EQ taze bir konu başlığıyken, bazen sağ beyin etkinliği olarak sol beyin kapasitesinden ayrı bir şey diye tanımlanırdı.

Sol beyin daha analitik, lineer düşünme, dil, akıl yürütme ve mantık bölgesi; sağ beyin ise daha yaratıcı, sezgi, his ve bütüncüllük yeri sayılırdı. Önemli olan, her iki bölgeye de saygı duymak ve ikisinin de eşsiz kapasitelerini geliştirme ve kullanmayı seçmektir. Düşünce ve duyguyu birleştirmek daha iyi bir denge, yargı ve bilgelik yaratır.

Bilişsel ve duygusal zekâsı yüksek olanlar hayatı daha iyi anlamaya ve anlamlı kılmaya yetkindir. Bu kişiler kendini tanır, açık ve etkin olarak kendini ifade eder, işbirliği içinde yapıcı ilişkiler kurar, ahlaklıdır; kişisel ihtiyaçlarıyla ailesinin, sosyal yaşamın, iş hayatının ilkeleri ve ihtiyaçları arasında denge kurabilir.

Duygusal zekâyı beş boyut ve bu boyutların etkin olduğu sonuçlar açısında ele alacak olursak:

  • Kendini tanımak – Kendini yönetmek
  • Çevreyi hissetmek – İlişkileri yönetmek
  • Değişimi yakalamak- Kendini yenilemek
  • İç dengeyi kurmak – Sağlıklı olmak
  • Olumlu enerji yaymak- Aranan olmak

Duygusal Zeka hayatımızın her alanında farklı örneklerle yanımızda olmak durumunda aile, komşu, arkadaş, çeşitli STK üyelikleri gibi. Ben bu yazımda tümüne örnek vererek yazıyı uzatmak yerine kısaca sadece iş yaşamında duygusal zekaya değinerek sizi düşünmeye daldırmak istiyorum.

İş yaşamında duygusal zekâ:

Geçmişte kurumlar, müşteriler ve pazar payı konusunda rekabet ederlerdi. Şimdi ise, en iyi çalışanları bulmak konusunda rekabet ediyorlar.

Kurum kültürüne ve iş performansına uygun çalışanları bünyesinde toplayabilen ve üzerlerine düşenden fazlasını yapmaları konusunda onları yüreklendiren bir kurum, yalnızca profesyonel anlamda değil, duygusal anlamda da yetkindir.

En üst duygusal zekâ değeri 100 olarak kabul edildiğinde duygusal zekâ ve İş rolleri arasındaki ilişkiye bakılırsa aşağıdaki dağılım görülmektedir:

İş Rolleri Duygusal Zekâ İlişkisi

  • IT                             75
  • İK                            90
  • Finans                    70
  • Müşteri İlişkileri  97
  • Pazarlama             90
  • Üretim                   60

Şimdi duygusal zekâ kavramının olmadığı ya da daha doğrusu duygusal zekâ denmediği zamanlardan bir örnek vermek isterim. Stephen R. Covey  8 adlı alışkanlık kitabında anlatır.

Kızılderililerde konuşma sopası-inanış

“ABD ve Kanada’daki yerli Uluslara başkanlık eden Yerli Şeflerini eğittikten sonra, Şefler bana güzel bir armağan vermişlerdi: Üzerine Kel Kartal sözcükleri işlenmiş, oymalı, yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda bir ‘Konuşma Sopası’. Bu ‘Konuşma Sopası’ yüzyıllar boyunca Yerli Amerikan yönetiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Gördüğüm en etkili iletişim araçlarından biridir bu.

İşte bunun ardında yatan kuram: insanlar her bir araya geldiğinde, Konuşma Sopası ortaya çıkartılır. Yalnız Konuşma Sopasını elinde bulunduran kişinin konuşmasına izin verilir. Konuşma Sopası sizde olduğu sürece, anlaşıldığınıza ikna olana kadar yalnız siz konuşabilirsiniz. Diğerlerinin anlatmak istediklerini, kendi savlarını, aynı ya da karşı yöndeki fikirlerini belirtmelerine izin yoktur. Ancak sizi anlamaya çalışır, sonra da anladıklarını açıkça ifade edebilirler.

Anlaşıldığını hisseder hissetmez, göreviniz Konuşma Sopasını sıradaki kişiye vermek, sonra da onun anlaşıldığını hissetmesini sağlamaya çalışmaktır. O kendi demek istediğini anlatırken, gerçekten anlaşıldığını hissedene kadar onu dinlemek, ne anladığınızı yeniden ifade etmek ve onunla empati kurmak zorundasınız. Bu şekilde, ilgili bütün taraflar, hem konuşarak hem de dinleyerek iletişimin tamamından sorumlu olur. Her taraf anlaşıldığını hissettiğinde, genellikle şaşırtıcı bir şey olur. Negatif enerji dağılır, çekişme yok olup gider, karşılıklı saygı gelişir ve insanlar yaratıcı olur. Yeni fikirler ortaya çıkar. Üçüncü alternatifler belirir.”

Ne kadar basit bir yöntem değil mi ‘Konuşma sopası’ bu Kızılderilileri anlasak gerisi çok kolay olacak gibi. Yüzlerce makale yazıldı, yüzlerce konferans verildi. Ben de burada sizleri sıkacak birçok şey yazabilirim belki de buraya kadar yazdıklarım sıktı ama şu konuşma sopası her şeyi çok net anlatıyor.

‘Başkalarının yanlışlıkları ve kötülükleri ile uğraşarak ruhunu karartma. Düzeltilmesi gereken biricik insan sensin ‘ demiş Emerson.

Duygusal zekâ ve diğer zekâ türleri sosyal zekâ, şu zekâ bu zekâ sizi tek bir kapıya götürüyor.

Delphi Mabedi

Delphi’ deki Apollon Tapınağının girişinde yazılı, bir ahlâk felsefesi olarak değerlendirilen “Kendini Bil” özdeyişi; M.Ö. VII. yüzyılda Ispartalı Khilon tarafından bireyin ruhsal yanını ortaya koyan, daha sonra da Sokrates’in kendisinin sadece bir insan olduğunun bilinmesi yolunda bir hatırlatması olarak algılanarak, zamanımıza kadar içeriğinden fazla bir şey yitirmeden, değişik anlamları ile kullanıla gelmiş ve tüm ekollerde araştırılan konuşulan bir yoldur.

Kendini Tanımak.

Kendini Bilmek.

İnsan galiba önce kendi sesini bulmalı.

Kaynaklar:

Cevizci A. (2002) Felsefe Sözlüğü: Paradigma yayınları

Covey R.S . (2005) 8’inci Alışkanlık: Sistem yayıncılık

Goleman D. (2000) İşbaşında Duygusal Zekâ: Varlık yayınları

Yazar Levent Öztürk, Ankara, 16 Mart 2021

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir