Hayata Nereden Bakmalıyız?

Hayata Nereden Bakmalıyız?

Yeni Bir Dünya İçin On Eski Fikir-

Hayat tramvay gibidir… Tam yer bulmuş, oturacakken bir de bakmışsın son durağa gelmişsin.” Camillo Sbarbaro

Bugün toplumun büyük bir kısmı, hayatlarında bir yön duygusu olmadan günübirlik yaşamaktadır. Yani, hayatlarını tercihlerle yaşamak yerine, her şeyin iyi gideceğini umarak şanslarına güvenerek sürdürmekteler. Ancak yaşamak bu değildir. Hayatını tesadüflere göre yaşamak, her şeyin yerli yerinde oturması ve çocuklarının kendi kendine harika insanlar olsun diye dua etmek, hayatınla Rus ruleti oynamaya benzer. Bu nedenle de yaşamın yönünü seçmede görev ve sorumluluktan kaçınmamalıyız. Anlamlı şu özdeyiş de bunu bize anımsatır: “Nereye gittiğini bilmiyorsan, oraya nasıl gittiğinin de bir önemi yoktur!”

Yalnızca insanlar kendi edimlerini yorumlayabilen bir bilince ve vaatte bulunmanın önkoşulu olan, bugünle yarın arasında bağlantı kurabilen bir kavrayışa sahiptir. Düşünürsek, birbirimize vaatlerde bulunabilmemiz kesinlikle insan olmamızın esasıdır. Vaatte bulunma kabiliyetimiz olmasaydı, evlilikler ya da sadakate dayalı uzun süreli ilişkiler (hatta “ölüm bizi ayırıncaya dek” bile) imkânsız olurdu. Mal mülk için anlaşmalar ve sözleşmeler yapmak da mümkün olmazdı (“Yarın ödeyeceğime söz veriyorum”). Büyük, küçük, açık veya örtük sürekli vaatlere dayalı gündelik hayat da işleyemezdi (“Bulaşıkları ben yıkarım”). Hiçbir insan topluluğu veya toplum, temel vaatte bulunma ve sözümüzü tutma kabiliyetimiz olmadan sürdürülebilir olmazdı.

Tüm canlı varlıklar gibi insanlar da dünyayla ilişki kurarlar; ancak bizi biricik kılan, dünyayla nasıl ilişki kurduğumuzla ilişki kurma kabiliyetimizdir. Bronzlaşmak istiyorsak, bitkiler gibi güneşle beraber hareket edebiliriz; fakat gölgeye de kaçabiliriz, çünkü fazla güneş ışınına maruz kalmanın cilt kanseri riskini artırdığını okumuşuzdur. Güneşin altına serilme arzumuz ne kadar güçlü olursa olsun, bu arzuyla, onun sonuçlarına dair (kültürün belirlediği) bilgilere dayanarak düşünümsel bir ilişki kurabiliriz. Bitkiler bunu yapamaz. Köpek gibi biz de sosis yemek isteyebiliriz, ancak vejetaryen olduğumuz, iklim değişikliğini önemsediğimiz veya diyette olduğumuz için (yani etle ilgili kültürün belirlediği bazı fikirlerimiz olduğu için) et yemekten kaçınabiliriz. Köpek diyet yapamaz. Daha doğrusu, ancak eğer sahibi buna karar verirse yapabilir; fakat kendi özgür iradesiyle diyete girmeyi tercih edemez. Neden? Çünkü kendi açlığıyla düşünümsel bir ilişki kurma kabiliyeti yoktur. Köpeğin şüphesiz bir mizacı, hatta belki de kişiliği (mesela bazı köpekler daha utangaçtır) vardır, ancak benliği olmadığı için kendisiyle ilişki kuramaz. Köpeği, sahibinin arzularına karşı gelerek bütün sosisleri bitirdiği takdirde bile ahlaken sorumlu tutamayışımızın nedeni de budur. Canımız sıkılabilir, ona bağırabiliriz ve bunu bir daha yapmaması için onu (öfkemizden duyduğu korkuya güvenerek) eğitmeye çalışabiliriz, fakat davranışına ahlaken içerleyemeyiz, çünkü kabahatlerinden sorumlu değildir.

2014’te, “Sihirli Ay Işığı” adlı filminin basın toplantısında, Woody Allen, alışıldık etkileyici tarzıyla hayatın anlamından bahsetti: “Ben hayatın anlamsız olduğuna yürekten inanıyorum- bunu da bir eleştiri olarak söylemiyorum. Gidip kendimizi öldürelim demiyorum. Fakat düşündüğünüzde gerçek şu ki, 100 yılda bir sanki bir sifon çekiliyor ve dünyadaki herkes yok oluyor. Sonra yeni bir grup insan ortaya çıkıyor. Sonra onlar gidiyor, yenileri geliyor. Bu durmaksızın böyle devam ediyor ve -moralinizi bozmak istemem ama- bunun sonu da yok, açıklaması da. Evrense, en iyi fizikçilerin bize söylediği kadarıyla, parçalanmakta ve sonunda ortada hiç ama hiçbir şey kalmayacak. Shakespeare’in, Beethoven’ın, Da Vinci’nin bütün şaheserleri gidecek. Hemen değil, ama aslında zannettiğinizden daha hızlı olacak bu, çünkü Güneş, evren yok olmadan çok daha önce sönecek.”

Bu nedenle de hayatın dışına çıkıp onu astronomik bir mesafeden izlemektense, içine doğru bir adım atıp onu içeriden incelesek ne olur?

İşte bu işi, Hayata Nereden Bakmalıyız? Yeni Bir Dünya İçin On Eski FikirStandpoints. 10 Old Ideas in a New World” adlı eserinde Svend Brinkmann’ın (Prof. Dr.) anlamlı bir şekilde yaptığını görmek olası. Ülkemizde ilk basımı 2022’de yapılan bu eserin özü bir çalışmayı sizlerle paylaşıyorum.

Bu safhada uzun derlemeye göz atamayacaklar için öne çıkan birkaç paragrafı aşağıya aktarıyorum:

* Elbette beşer şaşar. Bazen verdiğimiz sözleri tutamayız. O zaman da suçluluk hissetmemiz gerekir. Psikolojik anlamda suçluluk, yanlış bir şey yaptığımızı-mesela sözümüzde durmadığımızı- bize bildirmek için vardır. Uzun zamandır hayatlarımızdan suçluluğu çıkarma isteği hayli popüler. Kişisel gelişim kitapları sıklıkla suçluluğu, utancı ve vicdan azabını kaçınılması gereken şeyler olarak sunuyor. Böyle olunca da bunlar sorunlu duygular haline gelebiliyor, çünkü insanlar bazen yanlış bir şey yapmadıkları halde (örneğin çocukken istismara uğradıkları için) suçluluk ve utanç hissedebiliyor. Bu gibi durumlarda bu olumsuz duyguları beslemeye devam etmenin kesinlikle bir anlamı olmadığını görmek önemli. Ancak pek çoğumuz için sorun, bunun tam zıddı. Yanlış bir şey yaptığımızda dahi suçluluk hissetmiyoruz. Hal böyle olduğunda, tam da suçluluk duygusu yaşamadığımız için, yanlış bir şey yaptığımızın farkında bile olamayabiliyoruz.

* Facebook’ta 500 arkadaşımız varsa, bunlardan pek azı gerçek dostumuzdur. Bir dost sahibi olmak bize elbette bir şeyler (fayda ve zevk de dahil) kazandırabilir, ancak ilişkiyi dostluk yapan bu değildir. Mesela kendi başımıza fayans döşeyemiyorsak, bir ustadan yardım alabiliriz veya bir bale sanatçısını izlerken göz zevki tecrübe edebiliriz. Ancak bu, ustayı da bale sanatçısını da bizim dostumuz yapmaz.

* Felsefe tarihi üzerine en büyük damgayı Platon’la Aristoteles vurmuş olsa da ben hemen arkalarından Kant’ı sayarım. Saf akıl (bilgi), pratik akıl (ahlak) ve muhakeme (estetik dahil) üzerine üç ana ve zor çalışmasında, temel felsefi soruları sormuştur: Neyi bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne umabilirim?

* Bebekler dünyaya geldiklerinde kendilerine bakan kişilere güvenirler; güvenmemeyi öğrenmeleri daha sonradır. Yetişkinler de genelde tanıştıklarında birbirlerine güvenirler. Kamera şakalarında o kadar kolay kandırılabilmeleri de bundandır.

* Sevilmek için sev ve başkalarının seni sevmesi için kendini sev. Bu sevgiyi çıkarcı bir ilişki, bir alışveriş haline getiriyor ki (en azından İncil’de) kastedilen kesinlikle bu değil. Uçak yolcularına kabindeki hava basıncı düşüp de oksijen maskeleri indiği takdirde önce kendi maskelerini, sonra çocuklarınınkini takmalarını söyleyen talimat, kişisel gelişim dünyasında sıkça kullanılır. Bu, başkalarına yardımcı olmadan (ve sevmeden) kendimize yardımcı olmamızın (ve sevmemizin) önemini gösteren bir örnek olarak verilir. Basınç kaybeden uçak kabininde bu talimata uymak şüphesiz akıllıca olacakken, bence bu durum insan sevgisini tarif etmekte yetersiz kalıyor.

Georgia Satellites grubundan Dan Baird’in aynı isimli hit şarkısında dediği gibi, “Seni seviyorum. Nokta.” Yaygın araçsallaştırma dalgasına kurban olmamak için, sevgi koşulsuz olmak zorundadır. Nokta

* Danimarkalı din adamı ve halkbilim koleksiyoncusu Peder Syv (1631-1702) eski bir atasözünü hatırlatıyor: “İstediğini yapan değil, yapması gerekeni yapan özgürdür.” Bir başka deyişle, özgürlük her istediğimizi yapmak değil, bizden talep edilenleri yapmaktır.

Hem Camus’un hem de Peder Syv’in dile getirdiği özgürlük fikri, çoğumuzun dürtüsel olarak özgürlüğü yapmak istediklerimizi yapma fırsatı olarak aldığı günümüz için yabancı kaçabilir. Modern özgürlük kavramımızdaki sorun şudur ki, eğer her zaman istediğimizi yaparsak (canımızın istediği gibi davranırsak) o zaman gerçekten özgür olmaz, arzularımızın kölesi oluruz. Aynı şekilde, özgürlük, anda yaşamaktan fazlasını yapıp arzularımız üzerine kafa yorma ve onları değerlendirme ödeviyle de bağlantılıdır- günümüzde reklamlardan yaşam koçlarına kadar herkesin sürekli teşvik ettiğinin (Just do it! Anda yaşa! Carpe diem! Daha ne bekliyorsun?) aksine.

* Felsefe esasen ölüme hazırlıktır. Hem arkadaşlarına hem de hayata veda ettiği ünlü Phaidon Diyaloğu’nda Sokrates şöyle der: “Felsefeyle uğraşmak, ölmek ve ölü olmak üzerine çalışmaktan başka bir şey değildir ve felsefeyle layıkıyla hemhal olanlar bu gerçeği diğerlerinden gizlemiştir.” Sonra da şunu ekler: “Felsefeyle usulünce uğraşanlar, ölüm tedrisatından geçmektedir; ölümden en az korkanlar da onlardır.”

Felsefeci Todd May’in basitçe ölüm olarak isimlendirdiği güzel küçük kitabında dediği gibi: “Ölümlülüğümüz yaşamlarımıza biçim verir; hayata bütünlük ve anlam katar. Yaşadığımız anları değerli kılar. Ölmek diğer taraftan tüm bunları tehdit eder. Ölmemiz iyi bir şey, ama hemen değil.” Ölümdeki çelişki budur. Ölüm olmadan hiçbir şeyin anlamı ya da değeri olmaz, fakat aynı zamanda ölümün kendisi, sevdiği bir yakınını kaybetmiş herkesin şahitlik edeceği gibi, tam da o anlama ve değere yönelik sabit bir tehdittir.

Ancak ölümle doğrudan yüzleşerek ve onun hakkında açıkça konuşarak -Montaigne’in dediği gibi ölümü sözcükler ve cümleler biçiminde “dilimizde tutarak”- özgürce ve kaygıdan felce uğramadan yaşamayı öğrenebiliriz.

Nobel ödüllü Eric Kandel’in de söylediği gibi, “Hayat, çocuklar üniversiteyi bitirip, köpek öldüğünde başlar.”

Halit Yıldırım, Antalya, 25 Kasım 2023

Share This
COMMENTS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir