Hey Doktor, Nereye? Daha Karpuz Kesecektik…

Hey Doktor, Nereye? Daha Karpuz Kesecektik…

Son günlerde yine gündemde, doktorların iş koşullarının ağırlığı, hasta ve hasta yakını tacizleri, mesai yoğunlukları, iş tatminsizlikleri, uzmanlık sınavı sorunları, yurtdışına kaçma istekleri vs. vs. vs.

Şaşırıyor muyuz? Tabii ki hayır, alıştık artık, alıştırıldık… Oysa en kötüsü de bu değil mi? Alışmak, kanıksamak… Çok acı ama yıllardır sağlık sistemi öylesine bilinçli ve plânlı bir şekilde çökertildi ki, bu çaresizlik göz göre göre geldi. Peki, kim zararlı çıktı bu işten, hiç düşündünüz mü? Sadece doktorlar ve tüm sağlıkçılar mı? Hiç sanmıyorum, öyle düşünürseniz yanılırsınız. Tüm toplum, başta da o doktorlara sayıp döken kesim, sizler zararlı çıktınız bu işten. Gidecek hastaneniz, tedavi olacak ilacınız kalmadı, ameliyat olacak yeriniz kalmadı. En kötüsü, sizin haberiniz bile olmayan koruyucu sağlık sistemleri kalmadı. Ha, evet, çok sıra oluyor, hastalar tedavi olamıyor diye kapatılan SSK Hastaneleri yerine özel hastanelere gidebiliyorsun artık, kaç para veriyorsun peki? İlacını alınca kaç para gidiyor cebinden. Eskiden devletin ödediği pek çok ilacı artık cebinden alıyorsun, farkında mısın? Bir safra kesesi ameliyatı olman gerekse, kaç para fark ödeyeceksin? Neyse, kabahatin hepsi de senin değil ya biz de iğneyi kendimize batıralım biraz, senin çuvaldızdan sonra.

Bu iş taaa 1970’lerden bu yana çöküşte, yavaş yavaş, ısıtılan kurbağa misali. Adım adım aldı tüm kaleleri elimizden kapitalist sistem. Bu sistemde bireye yer yoktu ki, nasıl almasın? Doktor çok kazanıyordu, yani göz koyulacak bir para vardı ortada. Aslını isterseniz, çok para kazanan da yoktu o kadar. Elbette, işini iyi yapan, çok ihtiyaç duyulan, deli gibi çalışan karşılığında da iyi kazanan doktorlar vardı. Ama büyük çoğunluk köyde, kasabada, sahada, devlet hastanelerinde, polikliniklerde, verem savaşlarda, sıtma savaşlarda bütün gün köyden köye, hastadan hastaya, ameliyattan ameliyata koşturuyor, karşılığında da eğitimi ve kariyeriyle orantılı bir kazanç elde ediyordu. Memurlar içinde en iyi kazanan gruplardan biriydi, çünkü en ağır eğitimi alarak oraya gelen ve gece gündüz çalışan da onlardı. Elbette küçük bir azınlık, muayenehane hekimi de vardı çok kazanan. İşini gereğince yapmayan, suiistimal eden yok muydu, o da vardı; her meslekte olduğu gibi. Yine de hekimler hep göz önünde ve hep hedefteydi. Ama yine de yaptıkları işe, aldıkları eğitime duyulan bir saygı ve sevgi de vardı.

Derken, günün birinde ülkenin yönetimine el koyan askerlerin de ilk hedefi onlar oldu, nedense? Önce dediler ki: “Bir doktor nasıl olur da Albay’dan fazla maaş alır, derhal değişecek”. Sonra dediler ki: “Askerler mecburi hizmete gidiyor, o halde doktorlar da gidecek”. İyi de askerler, lojmanıyla, kantiniyle, ordu eviyle tam teşekküllü birliklerde, yüzlercesi bir arada yaşarken, doktorlar penceresi kırık, suyu, yolu, elektriği, lojmanı, hiçbir teçhizatı, hasta muayene masası bile olmayan sağlık ocaklarına, babalarının öğrenciyken aldığı stetoskoplarla, tansiyon aletleriyle gittiler. Askerler daha okuldayken başlayan maaşları, erken emeklilik hakları, lojman, servis, ucuz iaşe olanaklarıyla yaşarken, doktorlar yapayalnız gönderildi oralara. Amacım kimsenin geliri ya da mesleğini hedefe koymak değil, yanlış anlaşılmasın ama o kadar okunan, zorlu sınavlarla, hiç bitmeyen uykusuz gecelerle, nöbetlerle, insan hayatının sorumluluğunun verdiği stresle yaşanan bu mesleği de lütfen kimse yabana atmasın. Yine kimse yanlış anlamasın, biz gitmeyiz de demedik, hepimiz nereyi çektiysek kurada gittik, yaptık mecburi hizmetimizi o zor koşullarda. İhtisas yapanlarımız bir sefer daha gittik, ona da bir şey demedik. Zira tıp okumayı seçen hiç kimse çok para kazanıp, rahat bir hayat yaşayacağını zannederek seçmedi o mesleği. Hepimiz idealler peşinde, insana, vatana hizmet için o yola çıkmıştık, kırılmadık, gücenmedik ama sorguladık elbette “neden?” diye. Zorlu sınavlar, sanki tüm sağlık sorunlarını uzmanlar çözermiş gibi ihtisas yapmayanın doktordan sayılmadığı, doktorun paragözlükle suçlandığı, “ne versek beğenmiyor bu doktorlar” diyen bakanların olduğu, sağlık dışından bakanların atandığı sağlık bakanlıklarının yönetiminde tamamen hedef saptırıp, sistemin aksaklıklarının suçlusu gibi doktorların gösterildiği ne günler yaşadı bu tıp mensupları, şimdiki gençler bilmez. Beceriksiz demeyeceğim, zira önlerine koyulan hedefe çok da emin adımlarla ilerleyen yönetimlerin hainlikleri karşısında, 12 Eylül sonrası budanan sivil toplum örgütleri, işlevsiz bırakılan sendikalar, bir de kendi amaçlarının dışındaki bir siyasete bulaşan/bulaştırılan tabip odalarıyla savunmasız kalan doktorlar bugün bu haldeyse, bu bir günde değil, onlarca yılda oldu; ilmek ilmek örülen bir ağın pençesine düşürüldü sağlıkçılar, ne yazık ki. Ve sonunda, sermaye sahiplerinin elinde oyuncak olan iktidarların da aymazlığı, iş birliği, ihaneti, artık nesi derseniz, hep birlikte son çiviyi de çaktılar tabuta.

Şimdiiii, geldik artık yolun sonuna. Tıp bitti. Maalesef öyle, kusura bakmayın. Daha çok doktor lâzım zannıyla açılan onlarca Tıp Fakültesinin büyük bir bölümünde değil doktor, nitelikli yardımcı sağlık personeli bile yetişeceğinden şüpheliyim şahsen. Toplasan bir elin parmaklarını geçmeyen öğretim görevlilerinin olduğu, pek çok bölümün hocalarının taşımalı eğitimci olarak görev yaptığı, pek çok dersin uygulamasının olmadığı, yetersiz, donanımsız, eksik bölümlü hastanelerde yapılan yetersiz tıp eğitimiyle, kadavra görmeden, enjeksiyon yapmadan, apse açmadan, sütür (dikiş) atmadan kaç doktor mezun oldu bugüne kadar, bir fikri olan var mı? Üç otuz paraya, performans filan denen ucube sistemlerle çalıştırdığınız, emeklilikte maaşını kuş kadar verdiğiniz doktorların salak olmadıklarını görmeniz ne kadar sürecekti? Unutmayın, bu insanlar tıbba en yüksek puanları alarak giriyorlar, yani zekiler. Ve artık, tünelin ucunda görünen ışığın karşıdan gelen trenin ışığı olduğunu görüyorlar. O yüzden de kaçıyorlar, başka işlere, başka ülkelere, kolay ihtisaslara. Artık kimse cerrah olmak istemiyor. Niye? Çünkü başka hiçbir meslekte olmayan “malpraktis” bir tek doktorlara reva görüldü, niye kendini üzsün? Deli gibi çalışsa da performansını şu ya da bu nedenle keseceğinizi bildiği zor işlere niye girsin, elini niye taşın altına koysun? Yurtdışına kaçıyormuş, neden kaçmasın? Senin partilin, gelinin, damadın, amcaoğlunun bacanağı üç satır eğitimi yokken para içinde, lüks içinde yüzüyor, bir de üstelik başını yönetenlerin çektiği güruhla birlikte doktora sövüp, sayıyorsa, eline satırı kapan doktorun odasına dalıyorsa, niye kalsın bu ülkede, niye yapsın bu mesleği? Pandemi olunca gördünüz, ne kadar ihtiyaç var doktora, ama yine de bir adım atmadınız, bu insanların bir nebze daha iyi yaşaması için. Şimdi çıkmış, iki ay için kamu ulaşım araçlarından ücretsiz yaralanmaları için kararname filan çıkarıyormuşsunuz. Anlaşılan seçim var yakında. Aman istemez, kalsın. Doktor, hemşire, sağlık personeli kim varsa, sadaka istemiyor. O kutsal emeğinin, alın terinin doğru dürüst ve hakkaniyetli karşılığını istiyor. Sorunlarının çözülmesini istiyor ayrıca, sadece emeğine yakışır gelir değil. Emekliliğinde doğru dürüst, asker gibi, hâkim gibi, vali gibi, kaymakam gibi, daire başkanı gibi yaptığı işle, statüsüyle, eğitimiyle orantılı düzgün bir emekli maaşı alabilmek istiyor. Şu anda bile en geç emekliliğe mahkûm edilen kesim doktorlar, haberiniz var mı? Biliyor musunuz ben emekli olup, özel sektörde çalıştığım için maaşımın % 30’u kesiliyor? Hangi hâkimin emekli olup avukatlık yaptığında, ya da hangi mühendisin emekli olup danışmanlık yaptığında, hangi öğretim görevlisinin emekli olup özel üniversitede hocalık yaptığında maaşı kesiliyor? Yapmayın, hiçbir meslek grubu, hiçbir insan bu ayrımcılığı hak etmiyor.

Gider o doktor, bu kadar emeği, bilgisi, doğru düzgün yaşama talebi karşılığında sadece hakaret gördüğü, itilip kakıldığı bir ülkeden, kendisine adam gibi koşullar sağlayacağını umduğu başka ülkelere. Son yıllarda kaçanların sayısı binlerle ifade ediliyor. Aynen bu şekilde, “kaçanlar” denilerek. Kaçmıyor o doktor, bir defa bu terminolojide anlaşalım. Kolay mı zannediyorsunuz o kadar okumanın, o kadar yorulmanın sonrasında böyle bir karar vermeyi, yeni bir dil öğrenmeyi, yeni bir ülkeye alışmayı, ana babasından, sevdiklerinden uzağa gitmeyi, belki de aldığı tüm diplomaların kabul edilmeyip, yeniden sınavlara girecek olmanın yükünü göze alabilmeyi, çekip gitmenin hesabını kendine verebilmeyi. Ben de bugün yeni yetme bir doktor olsam, inanın gidebilmek için elimden gelen her şeyi yapardım herhalde. Kaybeden kim sonuçta? Doktor mu, ülke mi? Onca emeğin, onca masrafın karşılığında yetişen o genç kimin işine yarıyor?

Doktor, doktor olabilmek için çok emek veriyor. Sadece Tıp Fakültesi kazanmakla bitmiyor işler.  Uykusuz geceler, ağır sınavlar, TUS hazırlıkları, uzmanlık eğitimleri, uzun nöbetler arasında evlenmesi, çocuk sahibi olması bile yıllar sonraya erteleniyor. Çocuğunun büyümesini bile göremeyen, mezuniyetinde, doğum gününde yanında olamayan, hayatı ıskalayan anneler, babalar. Ne için? Herkesten geç mesleğe başlaması emekliliğinde bile dezavantaj. Sonrasında da ömür boyu bitmeyen, okuma, araştırma, hızla değişen tıp bilgilerini takip zorunluluğu. Gece yarısı çalan telefonlar, çalınan kapılar, asansörde üç kat çıkana kadar bile danışılan konular; akıllı adam işi değil kısacası. Yine de o sevgi, o ideal, o özveri bütün bunların üstesinden geliyor ki, hâlâ en çok tercih edilen okullar. Sağlık en önemli varlığımız, bu pandemi hiçbir şey öğretmediyse de bunu öğretti bize. Bu kadar bireysel çabalara bağlı yürüyen gelişen bir mesleğin arkasında devleti de görmek istemesi çok mu, doktorların?

Devlet adil olmak zorunda. Benim görüşüme göre devletin temel dört ana görevi vardır. Vatandaşları için emniyet, eğitim, adalet ve sağlık hizmetlerini sağlamak. Diğerleri yan görevleri ya da bunun türevleri ya da düzenleyici görevleri olabilir. Ama bu dört temel konu vatandaşın temel vatandaşlık hakkı olarak devletten almak zorunda olduğu temel insani haklarıdır. Siz eğitimi de sağlığı da özelleştirmeye çalışırsanız o ülkenin ana damarlarını kesmiş olursunuz ve ne yazık ki, öyle de oldu.

1960’larda çok güzel şekilde organize edilen ve tüm eksiklerine, aksaklıklarına rağmen hepimizin de bir dönem parçası olduğumuz sağlık ocakları, sağlık evleri sistemi her nedense özelleştirilip, adı aile hekimliğine çevrildi, ne geçti elimize? Tüm mülkiyet hakları devredilip hekime, yine tüm yönetsel fonksiyon bakanlıkta olunca tek kaybeden kim oldu peki? Tabii ki doktor. Özlük hakları tırpanlandı, koruyucu hekimlik rafa kalktı. Aile hekimi tatile gidemiyor, biliyor musunuz? Hasta olamıyor. Neden? Çünkü geliri kesiliyor.

Koca koca hastanelere, sırf birilerini zengin etmek için devasa paralar harcayıp, devasa borçlara girip, içine koyacağınız personele yatırım yapmadıkça, üstün nitelikli profesyoneller yetiştirmek yerine, sisteme köle olması için yarım yamalak yetiştirdiğiniz kişilerle o güzelim binaları içi boş birer beton bina olarak ne yapacaksınız acaba? Şu anda bu sistem hâlâ yürüyorsa, bunu o ilk günkü ideallerini içlerinde alev alev taşıyan meslektaşlarıma borçlusunuz. Ama bu sistem gitgide eriyor haberiniz olsun. Arkası aynı kalitede gelmiyor. Kantite her zaman kaliteyi beraberinde taşımıyor, hatta aşağıya çekiyor. O nitelik de üçüncü dünya ülkelerinden ithal hekimlerle çözülemez. O kadar basit değil.

Bugün Cumhuriyet Bayramı. Cumhuriyet’in o yoksul ve eğitimsiz Anadolu toprağında nasıl bir mucize yarattığını bir kez daha düşünme zamanı. Cumhuriyet’in en hızlı çözdüğü, en yüksek seviyeye getirdiği işlerin başında sağlık geliyordu. Bugün el birliği ile geldiği, getirildiği noktayı görünce üzülüyor insan. Sağlık sistemindeki çöküşün, çaresizliğin faturası sadece sağlıkçılara mı ait peki? Tüm halk nitelikli sağlık hizmetine erişimde sıkıntı yaşıyor, sadece farkında değil daha. Çünkü kendi başına gelmeden bu çöküşü görmek, evinde dizi seyreden kişiler için çok da mümkün değil. O yüzden, sistemin içinde olanların feryatlarına, söylediklerine, verdikleri işaretlere dikkat etmek lazım. Yöneticilerin görevi de bu seslere kulak vermek olmalı.

Kısacası, hamasi nutuklara karnı çoktan doydu meslektaşlarımın, yeter!

Haa, tüm çalışma yasalarına aykırı bir biçimde ayda 300 saat çalıştırılıp, sabah nöbet çıkışı direksiyonda uyuyan o gencecik kızın arkasından da timsah gözyaşları dökmeyin olmaz mı?

Kına yakma zamanı, buyurun önden…

Yazar Dr. Önder Cem Sezgin, Ankara, 29 Ekim 2021

Share This
COMMENTS
  • comment-avatar
    Tuğba Ürkmez 2 Kasım 2021

    Ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi 👏👏👏👏👏👏👏👏 elinize sağlık 🙏

  • Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir