İnsan Birikimdir…

İnsan Birikimdir…

“Deneyim başımıza gelenler değil, onlarla ne yaptığımızdır. Bu da bizim tek ve benzeri olmayan bilgeliğimizdir.” Aldous Huxley

Her yıl, her ay, hatta her gün hiç okumayan insanlar tarafından binlerce kitap satın alınıyor.

Onlar sadece okuduklarını sanıyorlar. Sadece kendilerini eğlendirmek, onların deyişiyle “zaman öldürmek” için kitap satın alıyorlar; bir-iki saat içinde gözleri tüm sayfaların üstünden geçiyor, bakmakta oldukları şeye dair zihinlerinde bir-iki belirsiz fikir kalıyor ve bunun gerçekten okuma olduğuna inanıyorlar.

“Falanca kitabı okudunuz mu?” sorusuyla karşılaşmaktan veya birisinin “Falanca ve filanca kitabı okudum,” dediğini duymaktan daha olağan bir şey yoktur. Ancak bu insanlar konuşurken ciddi değillerdir. “Şunu okudum” veya “Bunu okudum,” diyen bin kişiden, okuduğu şey hakkında duyulmaya değer herhangi bir görüşü ifade edebilecek muhtemelen bir kişi bile yoktur. Son tahlilde denilebilir ki,[1] bir kitabın içeriğiyle ilgili özgün bir görüş ifade edemeyen hiç kimse, kitabı gerçekten okumuş sayılamaz.

Büyük kitapların seçimi her şart altında bireysel olmalıdır. Kısacası, içimizdeki ışığa göre seçimimizi kendimiz yapmalıyız. Çok az insan, edebiyatın farklı farklı türlerine en iyi şekilde ilgi gösterme eğilimi hissedecek kadar çok yönlüdür. “Genç okurlara verilen eski ama kusursuz bir tavsiyeyi tekrarlamaktan daha iyi bir biçimde bu sözleri sonuçlandırabileceğimi sanmıyorum” diyen L. Hearn’e kulak verelim: “Ne zaman yeni bir kitabın yayımlandığını duyarsanız, eski birini okuyun.”

Bu kez tema OKUMA ve yine İNSAN üzerine…

İnsan biriktirir ve aktarır. Okumak biriktirmektir, yazmaksa aktarmak. İnsanı tatmin eden en önemli şeydir iz bırakmak. İnsan iz bırakmak ister. Gündelik hayatımızı düşünelim. Âşık olduğumuz kişide iz bırakmak isteriz aslında, unutulmamak arzusudur bu. Eski aşklarımızı hatırladığımızda onların da hâlâ bizi düşündüğüne inanmak isteriz. Unutulmayı değil, hatırlanmayı isteriz. Unutulmak ölümle eşdeğerdir çünkü. Sadece aşkta değil, arkadaşlıklarımızda, dostluklarımızda, hatta en sıradan ilişkilerimizde bile bir iz bırakmayı arzularız.

“İnsan Birikimdir” kitabının yazarı Retük Akşun

Ertürk Akşun’un, “Ülkemizde son yıllara kadar anı, biyografi, otobiyografi kitaplarına sıkça rastlamazdık. Hâlbuki insan bir birikimdir sözünü tekrar hatırlayacak olursak, bu üç başlığın ne kadar önemli olduğu daha da anlaşılır. Bana soracak olursanız herkes arkasında bir kitap bırakmalı. Yaptığı işlerin ne kadar değerli, anılarının ne kadar sıradan olduğuna bakmadan yapmalı. En azından ailesine önemli bir miras bırakmak amacıyla yazmaya soyunmalı,” önerisini, kendini tanıyan, bilen ve kişisel bütünlüğe ulaşmış her bireyin beklentisi olmalıdır diye değerlendiriyorum.

Hayatının büyük kısmını kitap dünyasının içinde geçirmekte olan ve bir genel yayın yönetmeni olarak da edindiği birikimle doğru bilinen yanlışları daha net görebilmemiz için bizlere farklı bir pencere açan Ertürk Akşun, yazma ve okuma üzerine pratik bilgiler verirken, süreç içinde yaptığı hataları da itiraf ederek kaleme aldığı ve Haziran 2022’de ilk basımı yapılan “İnsan Birikimdir” adlı kitabını büyük bir zevkle okudum.  Öne çıkan birkaç paragrafı sizlerle paylaşmak amacıyla aşağıya aktarıyorum:

O, kitabında okuyuculukta nitelik edinmek adına yapılması gerekenler konusundaki yerleşik algıyı kırmak için de bir tartışma başlatırken şu temel konulara yanıt aramakta:

  • Okumak mı entelektüel bir faaliyettir yoksa yazmak mı?
  • Yazma eyleminin ne kadarı sanattır ne kadarı zanaatkârlık?
  • Klasik eserler neden okunmalı ve aslında neden okunmamalı?
  • İyi ve nitelikli okur olmak öğrenilebilir mi? vb.

* Kötü Kitapları Okumayın! Diyelim ki pazardan bir karpuz aldınız, hevesle kestiniz ama kabak çıktı. Tadı yok, rengi yok, kokusu yok. Bir ısırık aldınız ama hiç umut yok. Yenecek gibi değil. Ne yaparsınız? Şansınıza küser, karpuzu yemekten vazgeçersiniz değil mi? Diyelim aynı şekilde bir kitap aldınız, açıp okumaya başladınız, bir bölüm, iki bölüm tadı yok, rengi yok, konusu yok… Kötü çıktı! Ne yaparsınız? Okumayı hemen bırakır mısınız? “O kadar para verdik, zaman ayırdık artık kısmetimizde bu varmış” deyip zorla okumaya devam mı edersiniz? Karpuza yaptığınızı bence kitaba da yapabilmelisiniz.

* Gençlerimizin çoğu şiire Orhan Veli Kanık okuyarak başlar. Şiirde palazlanırsa eğer, zamanla Orhan Veli’yi küçük görmeye başlar. Bunlar normal yaklaşımlardır, sorun yok… Ama bu yaklaşım Orhan Veli’yi değersiz kılmaz. Ne olursa olsun pek çok gencin şiir yolculuğunu başlatan isim olmaya devam eder, gençlerin şiire başlamasına önayak olmuş olur. Ama sadece ön ayak olmuş olur.

“Çok okuyan her insan iyi de yazar olur” diye bir kural yok elbette. Fethi Naci, Türkiye’de yetişmiş en iyi edebiyat eleştirmenlerinden biridir ve romanlar üzerine yaptığı incelemeleri her edebiyatseverin mutlaka okuması, üzerine düşünmesi gerekir. Fakat Fethi Naci hayatında hiç roman yazıp yayımlamamıştır. Eminim düşünmüştür, hatta belki denemiştir ama iyi okuyucu olmak, iyi yazmayı gerektirmez.

*Kırk yaş erkekler için bir kırılma noktası ya pes etme ya da değişerek devam etme yaşıdır. Artık büyük hayallerin gerçekleşmeyeceği idrak edilmiştir, daha realist bir dönem başlamaktadır. Yeni ve büyük bir şey olmayacağını bilirsiniz. “Bu hayat böyle mi devam edecek?” sorusunu sorar, çoğunlukla da büyük bir hayal kırıklığıyla “Evet, bu hayat böyle devam edecek” diyerek sıradan hayatınızı kabul edersiniz. Bu yönüyle, Türk erkeğinin kırk yaşındaki dönüm noktasında pek bir alternatifi yoktur önünde. Ya birdenbire maç düşkünü olur ya kahveye gidip gelmeye başlar ya da imkânı ve parası varsa, halk dilindeki söyleyişle, çapkınlık yapar!

* Okumak sadece yazmak için değil, düşünmek, konuşmak, anlatmak ve kendini ya da bir fikri daha iyi ifade etmek için de gereklidir. Ama bir şekilde dönüştüren bir etkisi olması lazım. Önce biz dönüşürüz, sonrasında toplumu dönüştürürüz… Sonuçta, sadece okuyor olmak, bir süre sonra hem okuma isteğini kırar hem de sağlıklı sonuçlar vermez. Okuduğumuzu yaşama geçirmek zorundayız.

* Bir sergi sırasında katılımcılardan biri, yüksek fiyatla satılmış olan tablolardan birinin önünde Picasso’yu yakalar ve sorar: “Bu resmi ne kadar sürede yaptınız?” Picasso’nun cevabı ilginçtir: “Beş dakikada…” Picasso susup bekler ve karşısındaki adamın şaşkınlığı doruk noktasına ulaştığında, “Beş dakikada ama kırk yıl artı beş dakika”’ der.

*“İnsan bilgi edinerek bilgisizliğin de gerisine düşebilir.” Cahilliğin en korkunç olanı yarı cahilliktir. Yarı cahil insandan korkun, o hem bildiğini zannedip hem de yanlış bilendir ve tehlike de burada yatıyor. Bir şeyi az bilip de çok biliyormuş gibi davranan insandan korkun.

Taylan Kara, Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle-Çökertme adlı kitabında[2] bakın konuya nasıl yaklaşıyor: “Sıradan bir okur, bu kitaplarla aynı düzlemde değildir. Sıradan okur, bu kitapları okumaz, deyim yerindeyse bu kitaplara maruz kalır… Sıradan bir okurun bu tür kitapları okuduğunda çekimine girmesine, daha doğrusu ona karşı argüman geliştirmesine olanak yoktur… Okur bir filozofu okur; gayet haklı bulur. Sonra onun olumsuz eleştirisini okur; onu da haklı bulur. Okuduğu her filozofun düşüncesi kişiye çarpıcı gelir. Herkes haklıdır… Sıradan okur, genellikle güzel kitap okumaz; okuduğu kitabı güzel bulur!”

* On Sekiz Saat romanımda, sanat ve zanaat üzerine kafamda oluşan sorulara cevap aramıştım: “Sanat ne yazmaktır ne şiirdir ne resimdir ne müziktir ne başka bir şey… Sanat yaşamanın tam da kendisidir. Ne kadar uzaklaşırsa sanatçı yaşamdan, sanatı da o kadar anlamsızlaşır ve sadece kendi kendini tatmin eden bir salaklar güruhuna hitap eder. Sanatçı ve zanaatkâr arasındaki fark nedir biliyor musun? Sanatçı tanrı gibidir, baştan yaratır, tersyüz eder. hem yok edicidir hem yaratıcı… Zanaatkâr ise sadece taklit eder. Müthiş taklit eder hem de. Sanatçı edepsizdir, ahlaksızdır, zanaatkâr tam tersine edepli ve ahlaklı olandır. Sanatçı kendi ahlakını yeniden yaratan kişidir. Kendinden önceki ahlakı yıkmaya çalıştığı için ahlaksız gibi gelir insanlara, zanaatkâr ise var olan ahlakı yaşayan ve yaşatan kişidir.”

* Satış ve pazarlama günümüzün tanrısı gibi neredeyse. Kitap, tüketimi az, kâr marjı düşük bir ürün. O yüzden reklam bütçesi de sınırlı. Gerçi duyuyoruz, yurtdışında basılan bazı ürünlerin öyle büyük reklam kampanyaları oluyor ki bizi bile şaşırtıyor. İngilizce basılan ürünler tüm dünya pazarına girdiği için belki bu mümkün olabiliyor. Ancak Türkiye’de basılan ürünler sadece Türk pazarına hitap ettiğinden ne yazık ki yüksek bütçeli reklamlar planlamak pek mümkün değil. Yazarlar ve yayınevleri bu sebeple işin reklam kısmında hep zorlanırlar. Şu an elimizdeki imkânlar maalesef sosyal medya platformları, gazeteler, televizyonlar ve açık alan afişleriyle sınırlı… Yazarların artık kitap yazmak dışında, yazdıkları kitabı pazarlamak ve reklamını yapmak gibi bir görevi de var. Çünkü satılmayan kitabın ne kadar iyi olursa olsun, okura ulaşma şansı yoktur.

* Ülkemizde herkes şiir yazar ama iyi şiir okuyan kesim çok azdır. Şiir kolay yazıldığı sanılan ama aslında edebiyatın en üst noktasında yer tutan bir yazım şeklidir. Ülkemizde okuduğundan daha çok yazan yazarlar var. Bu da ayrı bir yara, fazla deşmeyelim.

Yıllar önce çıkan bir edebiyat dergisi vardı: Sonbahar. Dergi kapanırken son bir veda yazısı yazını hiç unutmam: “Dergimize her ay binlerce şiir gönderiliyor ama şiir gönderen insanlar bile, şiirim yayımlanmış mı, yayımlanmamış mı diye merak edip dergiyi alma zahmetinde bulunmuyorlar. Anladık ki ülkemizde şiir yazılır ama okunmaz, o yüzden biz de dergimizi kapatıyoruz.”

*Yıllar önce Melih Âşık ile otururken “Ertürk, ben hiç evde yazamam, biliyor musun?” demişti. “Evde olduğumda ya televizyonu açarım ya mutfağa gidip kahve yaparım ya da oyalanacak bir uğraş bulurum kendime. Bir şekilde yazmaktan kaçtığımı fark ettim.”

Evde yazıdan kaçtığının farkında olduğu için uzun yıllar boyunca yazılarını hep kafelerde yazmış. Çünkü kafede evdeki gibi uğraşılar bulup yazıdan kaçmak için bahaneler bulamıyormuş kendine, oturup yazmak zorunda kalıyormuş. Melih Ağabey’le konuştuktan sonra fark ettim ki aynı şey benim için de geçerli… Evdeyken yazıdan kaçacak bir uğraş mutlaka buluyorum kendime. O günden sonra fırsat buldukça yazmak için dışarıya çıkmaya başladım. Böylece daha verimli çalışabildiğimi gördüm.

* Çoğu yazar artık ya para kazanmak için yazıyor ya da ün peşinde. Hele ki çağımızı tarif ederken “Düşünüyorum o halde varım” önermesinin yerini artık “Görünüyorum o halde varım” inancı almışken, şöhret sahibi olmanın önemine paha biçilemez. Kişisel görüşüm yazar, farklı dallarda eser veren sanatçılar, hatta sporcular para kazanmayı hedefleyerek performans üretmemeli.

* Yazdıklarımızı teknoloji sayesinde kontrol etme imkânına sahibiz. Konuşurken bazı kelimeleri ya da sıfatları çok kullandığımızın farkına varmayız, aynı şey yazarken de başımıza gelir. Bu tip tekrara düşen sözcükler zayıf yanımızdır. Örneğin belki, bu, falan, yani, aynen, gibi, sanki işte, anlatabildim mi gibi farkında olmadan tekrara düştüğümüz sözcükler, bağlaçlar, sıfat ve zarflar… Zayıf olduğunuz tarafı biliyorsanız metin bitiminde o sözcükleri taratarak akışı bozan tekrarlardan kurtulun. Hangi sözcüklerde zayıf olduğunuz konusunda tereddüttünüz varsa metin bittikten sonra arama tuşuyla tekrarlayan sözcükleri tespit edin ve onlardan kurtulun.

* Seçici ve özgün olun! Bir sahil kenarını tasvir edecekseniz “Kıyıda kayalar sıralıydı” ya da “Ara sıra martılar uçuyordu” yazmayın. Kıyıda genellikle kayalar olur ve hep martılar geçer zaten… Bilindik olan her şeyi eleyin. Bize de denizin dalgalı olduğunu söylemeyin…

* Umberto Eco, kendisiyle röportaj yapan gazeteci “Kitaplarınızı anlamıyoruz” dediğinde “Sadece anlayanlar okusun” demiş ama şunu eklemeden de olmaz, bazı yazarlar öyle ağdalı bir dille edebi yazmaya çabalar ki özgün bir fikir, kendi keşfettikleri kavramları olmadığı halde anlaşılmaz olurlar. Bu durum tamamıyla başarısızlıktır.

* Aydın olmak birçok kişinin, zaman zaman hayatlarına mal olmuş, aynı kişiler uzun hapisliklerle mükâfatlandırılmıştır. Mithat Paşa’dan başlayıp Namık Kemal’e, Nazım Hikmet’e kadar pek çok aydınımız, vatanlarının ve halklarının aydınlık gelecekleri için hayatlarını feda etmişlerdir, hem de hiçbir çıkar gözetmeden. Artık iyi eğitimli olmak da insanı köle olmaktan ya da cehaletten kurtarmıyor maalesef. Köle kaderine razı olmak demek, isyandan uzak olmak anlamını taşıyor. Noam Chomsky durumu “seçkin köle sınıfı” ifadesiyle açıklıyor. Okumuş cahiller diye bir tanım artık literatürümüze girdi bile. Birçok şeyi bilmek insanı aydın yapmaya yetmiyor. Özellikle Türk aydını kendisini çoğu zaman ezik görüyor ve yeniye cesaret edemiyor.

* Renata Salecl, “Cehalet Tutkusu”[3] kitabında insanların çözemedikleri bazı problemler karşısında bilinçli olarak cehaleti seçtiklerini söyler. Yani büyük savaşlar ve travmalar karşısında, o anı unutmak bilinçli bir tercih oluyor. Aşılmaz bir hastalıkta da insan aynı bilinçli cehaleti tercih edebiliyor. Cehalet tutkusunu hem siyaset sahnesinde hem de daha bireysel  olan                             “aşk” ilişkilerinde de görürüz “Aşkın gözü kördür” söyleminin temelinde de işte yine bu bilinçli cehalet yatar.

* Volan Kayışı araba motorlarında, gücü başka bir yere taşıyan alet olarak tarif edilebilir. Bu ara işlemi yapan volan kayışı görünürde basit bir parçadır ama gücü aktardığı için önemi büyüktür. Burada da birikimi başka bir yere aktarmak çok önemlidir. Motorun ana işlevinin yani gücünün, lazım gelen diğer bölgelere aktarılamadığını düşünsenize. Bu durumda motor hiçbir işe yaramaz, değil mi? Şimdi motoru usta kabul edin. Usta, eğer gücünü tekerlere aktaramıyorsa aracın hareket etmesinde etkisizdir. Kısaca anlatmak istediğim şu: Ustaların ya da bilgili insanların ortaya çıkardığı gücü, tekerleklere yani sıradan halka aktaracak araçlara ihtiyaç var. Bu açıdan ben de kendimi bir “volan kayışı” olarak görürüm. Oluşturulan bilgiyi, gençlere aktarma görevini üstlendiğimi düşünürüm. Bunu yapacak insanlara mutlaka ihtiyaç var.

* Tüketim aşamasında, ürünü tüketen kitleye bakmak gerekiyor önce. Ülkemizde moda olan kitapları maalesef en çok kadınlar tüketiyor.

Öncelikle kitabın çok satan kitaplar rafında yerini alması gerekiyor. Kitabın çok satanlar rafında yer alması tüketiciyi zaten öncül olarak hemen etkiliyor. Burada sürü psikolojisi ön çıkıyor. Ayna nöronlar sayesinde başkasının yaptığını yapma eğiliminde olan sürü insanı zaten tüm bunlara hazır…

“Bir kitap okudum hayatım değişti” sloganı tam da buna uygun bir cümle olarak karşımıza çıkıyor. “Bu kitap sizi tüm sorunlarınızdan kurtaracak.” “Bu kitapta yazanları uyguladığınızda bambaşka biri olacaksınız.” Bunlar gibi klişelerle tanıtımların ana sloganları oluşturuluyor. Doğu’nun Kafka’sı, Türkiye’nin Dostoyevski’si gibi saçma ve dayanaksız benzetmeler artık edebiyat dünyamızın yeni pazarlama teknikleri maalesef…

Ülkemizde önemli kitapların satış rakamları ortalama on bin civarındadır. Ama deneyimlerimizden biliyoruz ki bunun yarısı sadece moda kavramı üzerinden okuyucuyla buluşuyor. Genç arkadaşlar, medyadan veya çevrelerinden duydukları kitapları alıyorlar ama maalesef anlamıyorlar bile. Sadece moda olan kitaba yaklaşıyorlar, satın alıyorlar ama anlamıyorlar, işin üzücü kısmı anlamış gibi yapıyor olmaları aslında. Bir de çok satan ama hiç okunmayan kitaplar var. Mesela Orhan Pamuk kitabını yüz bin kişi alır ama çoğunlukla üç bin ya da beş bini okur. Onların da çoğu bir şey anlamaz ama anlar gibi yaparlar. Edebiyat ödülleri de bu moda kavramı içerisinde ele alınabilirler. Hep aynı kişilerin oluşturduğu kurullar, ahbap-çavuş ilişkisiyle verilen ödüllere dönüşüyor ama aynı zamanda birçok kitaba, değerinin üzerinde bir kıymet de atfetmiş oluyor.

* Sonda söyleyeceğimi baştan söylemem gerekirse, meseleye şöyle özetleyebilirim: Edebiyat, kendini artık adına “postmodern edebiyat” denen, ne idüğü belirsiz, mistik, anlaşılmaz ve kavranamaz bir çehrenin hegemonyasına teslim etmiştir. Elbette bu tesadüfi bir terk ediş değildir, bile isteye, iktidarın uzun uğraşları sonucunda olmuştur. Ama ne yazık ki konu edebiyat olduğunda sanki siyasetin dışında tutulması gereken bir alanmış gibi, hep görmezden gelinmiş, üzeri örtülmüş ve iktidar atını alıp çoktan Üsküdar’ı geçmiştir.

Postmodern edebiyat ilk olarak bize insandan uzaklaşmayı, büyük gerçekçiliği yok saymayı, yani ormana bakmayı değil, ağaçlara bakmayı, hatta ağaçlara bile değil, ağaçların en ince ayrıntısına bakmayı bir zorunluluk olarak sundu. Ormanı görmeyi söyleyen hiçbir ideoloji ayrıntının önemsizliğinden bahsetmiyor, tam tersine, bir bütünden o bütünü oluşturan parçalara doğru incelemek gerektiğini söylüyordu.

Ama postmodern felsefe ve edebiyat bizim ayrıntının çıkmaz sokaklarında öyle bir kaybolmamızı sağladı ki ormanın varlığını, hatta var olabileceğini dahi unuttuk. İşte büyük gerçekliği bu şekilde kaybettik. Gerçek bir kez kaybolduğunda neler olabileceğini ancak 40 yıl sonra görebildik. Gördüğümüz ne? Tüm dünyanın yeni bir ortaçağa girmesi… Bilimin yerine kişisel gelişim zırvalarının ortaya konması, tüm dünyada yükselen yeni faşizm, cemaatlerin yeniden hortlaması vs.

Yazar Halit Yıldırım, Antalya, 29 Temmuz 2022

Dipnotlar:

[1] Lafcadio Hearn-Okuma Üzerine-Edebiyat Dersleri-On Reading-Ekim 2020

[2] Taylan Kara-Edebiyatla Ahmaklaştırma, Felsefeyle Çökertme -Şubat 2019

[3] Renata Salecl-Cehalet Tutkusu-Neyi Neden Bilmek İSTEMEYİZ- Şubat 2022  

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir