Kuşların Felsefesi

Kuşların Felsefesi

“Kafes içerisinde doğan kuşlar, uçmanın bir hastalık olduğunu düşünürler.”  Alejandro Jodorowski

Hiyerarşi bir oyundur: Piramidin tepesine varmak için harcanması gereken zaman, orada kalınan zamandan çok daha fazladır. Hayvanlar âlemi, memeliler dünyası gibi kuşlar dünyası da baskın erkeğin hiyerarşinin üst basamaklarına ulaşmak için inanılmaz kavgalar verdiği ama harcadığı çabalardan bitkin düşüp orada çok uzun süre tutunamadığı, başkasının gelip onun yerini aldığı örneklerle doludur. Önce kabul görme, sonra da onca peşinden koşulan ve kıymet biçilen iktidara erişme çabası, kendimizi kaybetme tehlikesine atıldığımız yollara sürükler bizi. Çünkü zirveye doğru tırmandıkça ayrıntıları daha az görmeye başlarız ve yaşamın tadı tuzu olan küçük şeyler gözlerimizin önünden kaybolur. Siyasi liderler, eğlence dünyasının yıldızları, en değerli şirketlerin patronları mutlu mudurlar acaba?

Çocuklar arasındaki genel bir alay şekli “Kuş beyinli!” demektir; sanki bir kuş beynine sahip olmak utanılacak bir şeymiş gibi. Gerçekte, kuşların birçok türü bizlerden çok daha küçük beyinlere sahip olmalarına rağmen sıra dışı biçimde zekidirler. Bu özellikle davranışları ile sosyal zekâ gösteren KARGA familyası üyeleri için doğrudur.

Kuşların yaşamına yakından bakarsak şunu fark ederiz: Civcivler veya yavru güvercinler tamamen özgür bırakıldıklarında yuvalarından çok fazla uzaklaşmazlar. Havalar kötüleştiğinde ya da bir tehlike algıladıklarında hemen oraya sığınırlar. Böylece her daim bir barınağın güvencesinde ekmek elden su gölden yaşar, bir yandan otonom hareket ederken günlerini keyiflerince geçirirler.

İnsanlar için de böyledir. Özgürüz diye illa kaçıp gitmeyiz. Yuvada her şey yolundaysa hep oraya geri döneriz. Birini alıkoymanın ya da korumanın en iyi yolu kuşkusuz kendi kendine geri dönsün diye yuvayı hep sıcak tutmaktır. İhtiyacımız olan şey belki de budur: ahenkli bir denge. Aile hayatı ile özgürlüğün avantajlarını bir araya getirerek…

İnsanoğlu-kızı olarak, yalınlıktan ve dinginlikten genelde yoksunuzdur. Karatavuk ise güzel dişisine serenat yapmaya gidip gitmemek için üç saat kafa patlatmaz, hemen gider. Hoşa gitsin gitmesin, hiçbiri “ya işe yaramazsa” diye bunu devlet meselesi haline getiriyormuş gibi görünmez. Ne uzun vadeli stratejiler geliştirirler ne de sonu gelmez akıl yürütmeler içinde kaybolurlar. Kuşlar kuşkusuz kuşku nedir bilmez ya da bu hissi çok az tanırlar. Aşk konusunda acaba kuşlardan ilham almaya ne dersiniz?

Ömrünü kuşları izleyerek geçirmiş Fransız kuş bilimci PHILIPPE J. DUBOIS & ELISE ROUSSEAU tarafından birlikte kaleme alınan, ülkemizde 2020’de birer ay ara ile iki basım yapan “KUŞLARIN FELSEFESİ” adlı eserde, kuşların yaşamlarından ilham alarak bizlere anlamlı bir hayat dersi verirken, evrimin tepesinde olduğunu düşünerek kendini “dünyanın efendisi” ilan eden insanoğlunu-kızını, önce kendi üzerine düşünmeye, sonra da bir bakıma kanatlarını açmaya davet ediyorlar…

Yaşamın sağduyulu ustaları olan kuşların, doğallıkları ve hafiflikleriyle bize söyleyecekleri çok şeyleri olduğunu, yeter ki onlara kulak vermemiz gerektiğini de altını çizerek tabii ki….

15 dile çevrilen “Kuşların Felsefesi”ni okurken kızılgerdanın neden kartaldan daha cesur olduğunu, kuzey denizkırlangıcının bize “yola çıkmak” hakkında neler öğretebileceğini ve sevmenin en iyi yolunun akıldan mı yoksa kalpten mi geçtiğini keşfedebileceksiniz. Doğanın ritmini duymamızı sağlayan, hayatı nasıl yaşayabileceğimize dair taptaze bir bakış açısı kazandıran okunası bir kitap bu.

Okunması gerekli diye düşündüğüm bu eseri sizlerle özet olarak paylaşıyorum. Bu safhada  birkaç paragrafı aşağıya aktarıyorum.

* İnsanlarda ebeveynler, büyümüş ergenlerine sabır göstermeye, ergenler de eğitim görmek istiyorlarsa gitme isteklerini bastırmaya teşvik edilirler. Bu yüzden iki taraf da yıllar boyunca doğal bağımsızlaşma sürecini önlemek ve ertelemek zorundadır. Hayvanlarda ise elbette böyle bir durum yoktur. Zira bizim toplumumuzun karmaşıklığı ve bu toplumda yaşamak için edinilmesi gereken bilgilerin çokluğu bu kanatlanmayı hiç de kolaylaştırmaz. Dahası, hiçbir hayvanın, yaşlandığında kendine baksın diye yavrusuna bel bağlamadığının altını çizmek gerekir. Yaşam süresi kırk ila elli yaş arasında seyreden şempanzelerde, genç bir birey beş ya da altı yaşında bağımsızlığına kavuşur. Demek ki ömrünün % 10 ila 15’lik kısmını ebeveynlerine bağımlı olarak geçirir. Homo sapiens’te ise % 25 civarındadır. Bazense daha fazlası…

* Bir horoz ağzına layık buğday bulduğunda, tıpkı sabahleyin sevgilisine kruvasan getiren bir aşık gibi, küçük ganimetini paylaşmak için gururlu bir havayla tavukları çağırır. Böylece bize sevginin ne olduğunu göstermiyorlar mı? Hıristiyan dünyası ise horozu, geceden gündüze, karanlıktan aydınlığa geçisin simgesi olarak almıştır. Ama şarkısı, karatavuk ya da ardıç kuşu gibi şafağın başka ziyaretçilerinin şakıması seviyesinde değildir. Horoz kuşkusuz sempatik bir hayvandır ve başka bir hayvandan daha kafasız değildir, ama bu yüzden onu Fransızların simge olarak seçmesine ne denecek? Seneca şu sözlerin yazarıdır: “Her horoz kendi çöplüğünde öter.” Aslında “taş yerinde ağırdır” anlamına gelir ama elbette saptırılmış. Böylece biz Fransızlar amblem olarak iki ayağı boktayken şarkı söyleyebilen tek hayvanı seçmişiz.

* Kuşların yaşamı, tıpkı bizim yaşamımız gibi, küçük ölümlerden ve yeniden doğuşlardan oluşan envaiçeşit olayla kaplıdır. Sözgelimi, tüy değiştirmek… Yeniden doğmak için insanın kendisindeki bazı şeyleri ölüme terk etmeyi bilmesi gerek. Kuş, sağlıkla parlayan yeni tüylere karşılık yıpranmış tüylerini dökerken böyle yapar. Bu, onun için yaşamsaldır. Tüyleri mükemmel durumda değilse uçamaz. Bizim için de böyledir. Tüy değiştiremememiz, geçmişten kopamamamız, çoğu kez ilerlemeye ayak bağı olur.

*Bizi durmadan, hiç gevşemeden başarı göstermeye iten bir toplumda, hayatımızın kırılgan dönemlerinde “şarj olmak”, gücümüzü toplamak için kendimizi “gölgede bırakmayı”, gereken zamanı ayırmayı artık bilmiyoruz. Bir yas sürecindeyken, “Hayat devam ediyor,” sözünü defalarca duymuşuzdur. Bir aşk acısından sonra, “Biri gider, biri gelir,” dendiğini, yoldaşımız olan bir hayvanı kaybetmemizin ardından, “Sonuçta sadece bir havandı,” lafını peki?

* Öyleyse kuşlardan aldığımız tek bir dersi aklımızda tutacaksak bu ders hiç kuşkusuz şu olacaktır: Heyecanlar ve öngörülemeyen olaylar bakımından daha zengin bir yaşam için doğayla yeniden irtibat kurmak!

*Kuşların da ne pusulası ne GPS’i ne de haritası vardır. Bununla beraber hepsine birden sahiptir kuşlar. Kıyı çamur çulluğunu ele alalım. Bu küçük kıyı koşarı yaşamını bataklıklarda, haliçlerde geçirir ve ilkbaharda, Antartika’ya yuva yapmaya gider. Bu türün Alaska ile Yeni Zelanda arasını, yani on bir bin beş yüz kilometreden fazla bir mesafeyi bir çırpıda aşabildiği, takip sistemi yerleştirilen bir kuş sayesinde keşfedilmiştir… Saatte yetmiş kilometre hızla tam bir hafta uçmak! İki yüz elli gram ağırlığında bir canlıdan bahsediyoruz… Ve kıyı çamur çulluğu, bu molasız uçuş boyunca beyninin sadece yarısını devre dışı bırakarak uyur. Bir an bu şekilde uyuduğumuzu hayal edelim: Beynin bir küresi uykudayken, diğeri akıllı telefonla oynuyor ya da araba sürüyor…

* Kartal avını yakalamada gücüne ve silahlarına (ürkütücü gaga ve pençeler) güvenir ama bölgesini savunmak söz konusu olduğunda pek cesur olduğu iddia edilemez. Kartalın tabansız olduğunu söylemek biraz abartılı olacaktır ama bu dünyanın muktedirleri tarafından kendisine bu kadar değer biçilmesi ve bayrakları bu kadar çok süslemesi şaşırtıcıdır.

* Aşk söz konusu oldu mu hayvanlar arasında çoğunlukla kuşlar örnek gösterilir. Doğrusu bu konuda tavşanlar ya da timsahlar o kadar romantik değildir. Zaten aşk kanatlandırır denmez mi? Düğünlerde evlilik saadetinin simgesi olarak beyaz güvercinler uçurulur. Âşıklara bülbül eşlik eder: Gece inerken ve yazın sıcak şafağında tutkulu şarkısını söyleyen odur.

*Tavuk ve biz iki farklı türüz. Gelgelelim hepimiz, bedenimizdeki güneşin hissettirdiği mutlulukla benzeşen canlı varlıklarız; o, kumda, biz köpüklü banyoda yıkansak da yıkanmanın verdiği mutluluk aynıdır.

Tavuğun banyosu bizi düşünmeye sevk etmelidir. Biz neden aynı yoğun duygularla yıkanmıyoruz? Tüylerimiz olmadığı için elbette bizim kendimize çeki düzen vermemiz o kadar özen gerektirmez. Ama olsun. Yükümlülüklerin, geçmişin dertlerinin, geleceğin kaygılarının ağına düşmüş, zamanın çarkı altında -hep acelesi olan- bizlerin gerçekten tadını çıkara çıkara yıkandığımız zamanlar nadirdir. Tavuksa stresli olduğunda yıkanmaz.

* Kesin yargılı ve biraz da canı sıkkın insanlardan kaç kere duymuşuzdur şu sözleri: “Yok, sanatçı değilim ben.” Çok mu doğru? Her birimiz kendi alanımızda yaratıcı değil miyiz? Güzelliğin biçimlerine hep duyarlı değil miyiz? Çoğunlukla kendimize gem vururuz. Bazen bunun sebebi çocukken cesaretimizin kırılmış olması, bazen de sanatsal faaliyetlere çevremiz tarafından kötü gözle bakılmasıdır. Kuşkusuz hepimizin bize uygun bir sanatı, sadece fışkıracak bir çatlak arayan ama henüz ifade etmeyi denemediğimiz bir çeşit yaratıcılığı var. Tıpkı kuşlar gibi, hepimiz dünyanın güzelliğine katkıda bulunabiliriz.

*Koca koca binaların yükseldiği bir sitede yaşarken birden ormana bırakılan bir çocuğu hatta bir yetişkini ele alalım. Sizce koşa koşa geri dönüp onu evine götürmeniz için yalvarmaz mı? Simgesel açıdan da doğrudur bu. Bir yaşamda büyük özgürlük anları bazı kimseler için dehşet verici olabilir: İşsiz kalma ya da emekliye ayrılma bazen çok kötü tecrübe edilir. Başkaları tarafından belirlenmiş mecburiyetlerin ve işaret noktalarının yokluğunda tüm bu zaman boyunca ne yapacaklardır? İnsanlar her zaman “özgür olmak” istemezler. Gerçek özgürlük hem sosyal hem bireysel ölçekte, insan için çoğu kez kaygı vericidir. Bir yandan özgürlüğü her şeyden çok isterken öte yandan ondan korkarız.

* Biz insanları alıştığımız ikamet yerini bırakıp gitmeye iten nedir? Ortam değişikliği, başka kıyılar, başka dünyalar keşfetme hevesi. Başka yerlere, bizimkinden başka kültürlere nüfuz etme isteği. Gündelik hayatı unutma, günlerin tekdüzeliğinden kopma arzusu. İşte yola çıkma arzumuzu kamçılayan özlemler bunlar. Ailesiyle seyahat ederken gözleri fal taşı gibi açılmış etrafındaki her şeyi bakışlarıyla yutan çocuğun ileride maceraperest bir yetişkin olma ihtimali çok yüksektir. Ne kadar çok keşfederse o kadar çok keşfetme arzusu duyacaktır. Şu özlü sözümüz kuşlarla ortaktır: “Gençliği şekillendiren yolculuklardır”.

*Bir yolculuktan asla aynı dönmeyiz: Orada bir parçamızı bırakır, buraya pek çok şey getiririz. Yeni ufuklar bizi büyütür, bize daha geniş bir tuval ve yüzey bahşeder. Başkalarıyla karşılaşmak, kendimizi bizi çevreleyen her şeye açmanın imkânını sunar: yeni yaşam tarzlarına, yeni ortamlara, yeni insanlara. Yolculuk bize en çok da kendimiz hakkında bir şeyler öğretir; nelere dayanabileceğimizi, uykusuzluğa, rahatsız koşullara ne kadar tahammül edebileceğimizi, şartlara ne ölçüde uyum sağlayabileceğimizi gösterir.

* Zekâ, anlama yetisidir. Kuşkusuz ama neyi anlama? Bir motorun isleyişini mi yoksa dünyanın güzelliğini mi? Akışkanlar mekaniğini mi yoksa karşınızdaki insanın duygularını mı? Bir matematik problemini çözmek, hangi bakımdan bir şiir yazmaktan üstündür ya da bir satranç şampiyonu olmak, hangi bakımdan renkleri ahenkle harmanlamaktan veya bir kemanı harikulade çalmaktan daha üstün bir zekâ göstergesidir?

*Şehirde yaşayan bazı kuzgunlar, kent hayatından yararlanmanın yollarını bilirler. Cevizleri kırmak için trafikten ve kırmızı ışıklardan istifade etmeyi öğrenmişlerdir! Cevizi tam kırmızı ışıkta bir arabanın durduğu ya da bir yayanın geçtiği yere bırakırlar. Yeşil yanınca bıraktığı ceviz bir araba tarafından çabucak kırılıverir. Kırmızı yanınca yere inip cevizle ziyafet çeker. Bir dahaki yeşil ışığa kadar!

* Ayna karsısında kendisini tanıyan saksağan deneyine değinmeden geçmeyelim (bilim insanları alınlarına kırmızı bir leke sürdüklerinde, bunu aynada gören saksağan, çıkarmak için lekeyi kazımaya çalışır). Bazı kuşlar (kargalar, papağanlar) kendilik bilinci testini ya da “ayna testini” başarıyla geçerler. İnsan ise bu ancak on sekiz aylık olduktan sonra becerebilir. Kuşlar ahmak olmadıkları gibi, zekâ ve kendilik bilinci de sadece insana özgü değildir.

* Elbette insan benzersiz bir zekaya sahiptir. Gelgelelim her türün kendine uygun zihinsel yetileri vardır. İş kaybolmadan yolculuk etmeye, bir avcının yerini saptamaya, bakir ormanların derinliklerinde yiyecek bulmaya geldiğinde kuşlar bizden çok daha akıllıdır, dolayısıyla iki sinekkuşunun poker oynadığını hiç görmememizin bir önemi yoktur. Bilge Ezop, neredeyse iki bin altı yüz yıl önce, su sızdırmayan bir testiyi taş atarak delip susuzluğunu dindiren karganın fablını anlatmıyor muydu? Ya zekânın başlangıcı alçakgönüllülükse?

*“KUŞLAR ÖLMEK için saklanır,” der atasözü. Hakikaten öyledir. Bir araba ya da pencereye çarpıp düşenler hariç, hiç ölmüş bir kırlangıç buldunuz mu? Sık sık kuş cesetlerine rast geliyor musunuz? Hayır. Çünkü ya hasta veya zayıf düşmüş kuş-onu yiyen-bir avcıya yem olur ya da son nefesini vermek için gidip bir yerlere gizlenmenin vakti gelmiştir. Kuşlarda uzun süren bir hastalık ya da çok yaşlılık yoktur. Bir kuş sağlıklı halini sürdüremez duruma geldiğinde, doğa hemen canını alma işini üstlenir. Zalimce bir şey mi bu?

* Asya bilgeleri felsefelerini döngüler üzerinde temellendirir. Batı ise biraz çizgisel bir bakışla bunu bazen unutur. Ama doğa ve kuşlar haklı olarak bunu bize hatırlatır. Belki de ölmeyi öğrenmek elzem değildir. Sadece yaşamayı öğrenmek yeterlidir.

* Günümüzde insan aceleciliğe mahkûm yaşar: Hep daha hızlı gitmek, daha fazla üretmek, daha çok inşa etmek, davranışları daha hızlı (ve sürekli olarak) değiştirmek gerekir. Ama dünya üzerinde yaşam buna hazır değildir. İnsanın doğa üzerindeki baskısı birçok türü (olabildiğince hızlı) uyum sağlamaya ya da yok olmaya mecbur bırakmıştır. İşte bu nedenle bilim insanları, biyolojik çeşitliliğe büyük bir darbe vurup ardından ekosistemi ciddi biçimde kırılganlaştıracak “nesillerin altıncı kez kitlesel olarak tükenmesinden”[1] bahsetmekte artık tereddüt etmiyor. Nesiller ilk kez yok olmuyor diye itiraz edilecektir; insan henüz yeryüzü sahnesine çıkmamışken, aynı şey daha önce beş kere meydana gelmiştir. Ve her seferinde yaşamın tarihi yeniden başlamıştır. Ona ne şüphe! Ama bu seferki farklı. Bu yok oluş insanın elinden çıkıyor. Önceki yok oluşlar görece uzun bir zamanda vuku bulmuşken -ki canlıların çeşitliliğinin tekrar tesis edilmesi daha da uzun sürmüştür- gelmekte olan yıldırım hızıyla gerçekleşiyor ve bunu çabucak telafi etmek için de pek umut yok.

Yeryüzünü dolduran on bin kuş türünün % 25’inin, 21. yüzyıl sona ermeden önce yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna şaşırmamalı. On binlerce hayvan ve bitki türü yok olacak.

Diğer türlerden üstün olduğumuza, dünyayı kendi irademize boyun eğdirebileceğimize inanmak elbette “her şeye gücü yetme” arzumuzu şımartıyor ama bu gayet aldatıcı. Bugün bir yol ayrımındayız. Kaderimiz ellerimizde, kalbi pıt pıt atan, uçmaktan başka bir şey istemeyen bir ispinozu ellerimizin arasında sımsıkı tutuyoruz adeta. Neredeyse parmaklarımızın altında ezilecek. Karar bize ait: Ellerimizi açıp kanatlanmasına izin mi vereceğiz, yoksa… Ellerimizi tekrar kapatacak mıyız?  Acaba akılda tutulacak en son ders aynı zamanda en açık olan ders miydi? Kuşları korumaya gerçekten karar verdiğimiz gün, bizzat kendimizi de korumaya karar verdiğimiz gün olacak…

Dipnot:

[1] Elizabeth KOLBERT-ALTINCI YOK OLUŞ-Sixth Extinction (İnsan kendi yarattığı yok oluşun kurbanı mı olacak? Baskı 2016.

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir