Makinenin Kalbi (Yapay Duygusal Zekâ Dünyasında Geleceğimiz)

Makinenin Kalbi (Yapay Duygusal Zekâ Dünyasında Geleceğimiz)

“Robotlar dünyayı miras mı alacak? Evet, ama bizim çocuklarımız olacaklar.” Marrin Minsky-Yapay Zekâ Öncüsü

İnsanlık ve teknoloji yaklaşık üç milyon yıldır paralel ama çok farklı yollar izledi. Birbirimizi ne kadar desteklediğimizi düşünürsek bunun aslında bir ortak evrim olduğu söylenebilir. Teknoloji, tamamen bizim ellerimiz ve zihinlerimiz sayesinde bugün bulunduğu yerdedir. Biz de teknolojinin yokluğunda bambaşka bir tür haline gelirdik; belki de varlığımızı hiç sürdüremezdik. Kısacası mevcut başarımızı tamamen birbirimize borçluyuz.

Atalarımızın anlatılarında uzay yolculuğu, kendi kendine giden otomobiller ya da kontrolden çıkan biyoteknoloji gibi konuların işlenmesi için ortada çok az neden vardı. Ancak bugün bizim buna ihtiyacımız var.

Teknolojiyle üç milyon yıllık yolculuğumuz bazı ortak alan ve noktalarımız olsa da şimdiye dek görece tek taraflıydı ve sessiz geçen bir yolculuktu. Şimdiyse gelişen ileri teknoloji sayesinde Bilgisayarlar duyguları fark etmeye, karşılık vermeye ve hatta taklit etmeye başladı.

“Makinenin Kalbi” kitabının yazarı Fütürist Richard Yonck

Birçok insan Genel Yapay Zekânın (GYZ) çok da uzak olmayan bir gelecekte insan zekâsına eşit ya da ondan üstün olacağına inanıyor; hatta kimileri bu makinelerin bilinçli olacağını bile düşünüyor. Fütürist Richard Yonck’ın yeni yapıtı olan “Makinenin Kalbi” kitabında; İletişimin ilk, en temel ve en doğal biçimi olan Duygunun yapay zekânın bir sonraki aşamaları için hayati olduğunu ve bunun yakında teknolojiyle nasıl çalışacağımızın ve onu nasıl kullanacağımızın kalbinde yer aldığını ileri sürüyor.

Makineler gerçekten hissedebilir ve kontrolümüzden çıkarlarsa neler olabileceğine dair insanlarda daha şimdiden derin bir kaygı var. Bu kaygıları anlamak, gerçekleşme olasılıklarına ilişkin bilgiyle derinleşmiş görüşlerle ufkumuzu açmak ve insanoğlu ile teknolojinin etkileşim kuracakları yeni ve kaçınılmaz yolları incelemek için bu kitabın, Yapay Zekâ ve Gelecek konusunda okunması gereken eserlerden bir adım öne çıktığını da vurgulamak isterim.

Kitap içeriğinden yararlı olacağını düşündüğüm bazı paragrafları da sizlerle paylaşmak istiyorum.

* Söylediğimiz ve yazdığımız sözcükler ne kadar önemli olsa da ilettiğimiz şeylerin muazzam bir miktarı sözsüz kalır. Sempati dolu bir bakış, Öfke veya hayal kırıklığı ifadesi, Keyifsizce omuzlarını düşürme, Bir cümlenin anlamını tepe taklak eden alaycı bir ses tonu, Konuyla ilgili araştırmalarda saptandığı şekilde: İletişimin %7’si sözcüklere, %38’i ses tonuna ve %55’i yüz ifadesi gibi sözsüz davranışlara dayanır.

Gülen yüz 🙂 veya çatık kaş 🙁 ☹birçok açıdan iletişim verimliliğinde büyük bir başarıdır. İşaretlere yanlamasına bakın. İki nokta işareti gözleri, tire işareti burnu ve parantezse yukarı veya aşağıya çevrilmiş ağzı temsil eder!

* Birçoğumuzun elinden düşüremediği akıllı telefonlar, kırk yılı aşkın bir süre önceki Apollo-11’in aya iniş programının toplamından çok daha fazla işlem gücüne ve depolama alanına sahip. 2012 yılında Google’dan Udi Manber ve Peter Norvig belki de çok daha etkileyici olan bir istatistik sundu:

“Google arama kutusuna bir tek sorgu girdiğinizde ya da yapmak istediğiniz sorguyu telefonunuzun mikrofonuna söylediğinizde, Neil Armstrong ve on bir astronot arkadaşını aya gönderen kadar hesaplama ve programlama kullanılır. Üstelik bu sadece uçuşlar için değil on bir yıla yayılan ve on yedi misyonu kapsayan Apollo programının planlanıp yürütülmesi için gereken bütün bilişim gücüdür.”

*2013 tarihinde 23 bomba imha uzmanıyla röportaj yapıp robotlarla etkileşimlerini inceleyen Carpenter, askerlerin birçoğunun bu makinelere rutin olarak insani nitelikler atfettiğini tespit etti. Hasar gördüklerinde “robotlarla” empati kuruyorlardı ve genellikle onların kaybını öfke veya üzüntüyle karşılıyorlardı. Birçok örnekte görev sırasında imha olan robotlar için cenaze törenleri bile düzenlenmişti. İş bununla da sınırlı değildi. Robotlarla düzenli olarak çalışan askerler robotlara madalyalar takıldığını ve hatta imha olan mekanik silah arkadaşlarının onuruna 21 pare atış yapıldığı anlatılır. Bu askerler bunları neden yapar? Herhangi birimiz bunu neden yaparız? Bu araştırma, insan olmasa bile yakın bir ilişki geliştirdiğimiz çalışma arkadaşlarımızla özdeşleşme ve bağlantı kurmaya dönük doğal bir ihtiyaç veya eğilim duyduğumuza işaret eder. Düşündüğümüz zaman bu çok da olağandışı bir davranış değildir. Arabalarımızla, teknelerimizle ve araçlarımızla rutin bir biçimde konuşuruz ve onlara isimler veririz. Dolayısıyla askerlerin da sahada aynı şeyi yapmasının şaşılacak bir yanı yoktur.

*2013 yılında Duke Üniversitesinden bir ekip tarafından gerçekleştirilen bir dizi beyin arayüzü deneyinde, vücuda yerleştirilen mikroelektrot düzeni aracılığıyla iki fare arasında beyinden beyine iletişim olduğu kanıtlandı. Aynı yılın sonraki aylarında Harvard araştırmacıları, bir insan gönüllünün sadece düşüncelerini kullanarak bir laboratuvar faresinin kuyruk hareketlerini kontrol edebildiğini gösterdi. Gönüllünün beynini taramak için EEG kullanıldı. Gönüllü odaklanmış bir ultrason sinyaliyle farenin motor korteksini harekete geçirebildi.

Birkaç ay sonra, Washington Üniversite’sinden iki araştırmacı insan beyinleri arasındaki dünyanın ilk invaziv olmayan arayüzünü çalıştırdı. Bir kişi, kampüsün diğer tarafındaki ikinci bir kişinin el hareketlerini uzaktan kontrol edebildi.

*Uzun vadeli otonom silah sistemlerini hiç kimsenin kasıtlı olarak kullanmayacağına inanıyorsanız dünya üzerinde halen tahminen 110 milyon insan öldürmeye yönelik mayın olduğunu hatırlayın. Tanım itibarıyla gerçek anlamda otonom olmasalar da bu ölüm makineleri empatiden veya kimi öldürdüğünü umursama becerisinden yoksundur. Mayınlar onlarca sene etkin olabilir ve ateşkesten çok uzun süre sonra bile birilerini sakat bırakabilir veya öldürebilir. Bir zamanlar düşman olan ama artık belki de düşman olmaktan çıkmış kişileri yakalamaya çalışan, tespit eden ve öldüren bir makinenin olduğunu düşünürseniz gerçek bir kabusla baş başa kalırsınız.

*23 Mart 2016’da Microsoft Tay’ı dünyaya tanıttı. Tay, 19 yaşındaki Amerikalı bir genç kız kisvesi altında yapay zekâ güdümlü bir Twitter chatbot’uydu. Chatbot, özellikle Microsoft’un bağlantı kurmak ve ürün pazarlamak istediği 18-24 yaş arası insan mobil cihaz kullanıcılarıyla Twitter’da etkileşim kurarak öğrenecek şekilde tasarlanmıştı. En hafif deyimiyle, işler ne yazık ki planlandığı gibi gitmedi. Yirmi dört saat içinde yaklaşık yüz bin tweet gönderdikten sonra, Tay tatlı bir genç kızdan ağzı bozuk bir ırkçıya dönüşmüştü. Sık sık küfür eden, son derece açık saçık bir dil kullanan ve Hitler’e desteğini gizlemeyen yapay zekâ, sadece bir günün ardından apar topar çevrimdışı bırakıldı.

* Nesnelerin İnterneti (IoT) olarak adlandırılan ağda, şehirlere ve doğaya yerleştirilmiş sensörler duygu durumlarımızı her an kolayca ve isabetlice tespit edebilecek. Duygusal hayatlarımıza sunacağımız erişim imkânı hakkında yapacağımız seçimlere bağlı olarak, çok farklı ve zorlayıcı koşullarla karşı karşıya kalabiliriz. Bunları düşünmek tuhaf gelebilir ama geçmişin gözlükleriyle geleceğe bakıldığında genellikle böyle olur. Örneğin 20. yüzyılın ortasında birçok kişi, kişisel hayatlarımızı sosyal medya aracılığıyla paylaşma konusundaki mevcut tutumlarımıza akıl sır erdiremeyebilirdi. Benzer bir şekilde yalnızca yirmi otuz yıl önce çevrimiçi randevu sitelerini kullananlar, ezik kişilermiş gibi görülürdü. Günümüzde kırk milyon Amerikalı çevrimiçi randevu sitelerini kullanıyor.

Yazan ve Derleyen Halit Yıldırım-Antalya, 4 Ekim 2020

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir