Mevsimler

Mevsimler

Baharı kim sevmez ki? Hele ilk baharı sevmeyen yoktur. Tabiat yeniden doğuşa hazırlanır. Yeryüzünde canlılık başlar, koyunlar kuzular, ağaçlar meyve için çiçek açmaya başlar. Bir telaş içinde olur insanlar. Hele toprakla uğraşan insanların toprağa atmış oldukları tohumlar ile sulama ve gübrelemeleri seyredilecek bir uğraşı. Bu insanlara hayranımdır. Alın terlerini bu toprağa dökerler. Toprak için nedense ‘TOPRAK ANA‘ derler. Nedeni basittir. Tabiata canlı veren sadece ANA olarak anılır. Bu nedenle ‘ANA’ lara da saygım sonsuzdur. Nasıl bir devri-alemdir ki bir kış sonrası tabiat doğumla canlanır. Her mevsimde oluşan meyvelerin tatları, mevsiminde güzeldir.

Seralarda sun-i iklimlendirme ile üretilen meyvelerde mevsimsel lezzeti yakalamanız mümkün değildir. Her canlının bir ilk baharı, bir yaz dönemi, bir sonbaharı ve de kaçınılmaz kış dönemi vardır. Bu mevsimsel dönüşümü her konuda gözlemlememiz mümkündür. Hani nasıl bir fidan dikersiniz. Aynı sene meyve vermez. Bir veya birkaç sene sonra meyve vermeye başlar. Her sene daha bir gelişir ve büyür.  Gövdesi genişler, cüssesi de büyür. Ağaç olarak oluşumu tekâmül eder, mevsimsel yapraklar donanır, meyve ağacı ise meyve verir. Daha sonrası güz gelir, yani Sonbaharda yapraklar solar, ağaç uykuya yatar.

Bütün kış boyunca uykuda olur. Yeni bir baharla yeniden doğar canlılar. İşte bu nedenle ben senenin ilk baharını çok severim. Bu görüşüme siz de katılırsınız kanımca.

Ancak sonbahar için aynı sözleri söylemem mümkün değildir. Sonbaharı nedense hiç sevmem. Belki bir nedeni olabilir. Çocukluk yaşlarımda ilk okuldan sonra gönderildiğim yatılı okula eylül ayında giderdik. Ağaç yapraklarının solduğu toprak ANA’nın yorulduğu, ağaçların meyvelerinin sonuna gelindiği bir mevsimdir, bu sonbahar. Belki bu nedenle, belki de ailemizden, sıcak ANA şefkatinden uzakta olduğumuzdan mıdır bilmem, çok hüzünlenirim bu sonbaharda. Okulumuzun bir kayabaşı adı ile anılan yerde, kimsenin göremeyeceği bir kaya çıkıntısına oturup ağladığımız zamanlardır sonbahar, eylül ve ekim ayları.

Tabii hem ilkbahar hem de sonbahar şairler, ressamlar, bestekarlar gibi sanatla uğraşanların eserlerini yoğun verdikleri zamanlardır bu baharlar. Aslında böyle sanatkârlar ilk baharda da tabiatın canlanmasında da eserlerini verirler. Solan yaprakların renk cümbüşünün bir tuale yansıtılması, bir şiirin ilk satırlarında, artık bu solan bahçede bülbüllere yer olmadığından bahsederse, şairin döktüğü bu satırlar, bir şarkının güftesi oluverir.

Yaşamın nasılda tabiatla paralel seyrettiğini izleriz yıllar boyunca. İnsanların hayatları da tıpkı ağaçlar gibi bir doğumu, sonra gelişip büyümesi, zaman içinde yaşlanıp hayatı sona ermesini izleriz. Toplum içinde kurumsal olmayan kuruluşlarda tabiatta ki canlılar gibi bir amaca yönelik kurulurlar. Bu kuruluşların bir gelişme çağı vardır. Tıpkı tabiattaki ağaçlar gibi. Bu kuruluşlar gelişme sürecinde kurumsallaşırlarsa, gelişmesi sağlıklı olur. Devşirme gelişmeleri bu kategoriye almak istemem.

Çünkü böyle yapılar bir amiyane tabire çok benzer, hani derme çatma yapılar vardır ya, baraka tipli teneke yamalı ve de biz bu yapıları GECE KONDU adı ile anarız, işte öyle yapıda olan kuruluşların temeli olmadığı için küçük bir sallantıda yıkılırlar. Uzun soluklu olmaz bu kuruluşlar, çünkü kurumsal iskeleti yoktur. Mevsimsel dış tesirlerden çok çabuk etkilenirler, çabuk kırılırlar. Böyle kurumlar mevsim başlarında çok coşkulu gösterişlerle gelişirler. Bol miktarda taraftarları olur ve bu toplumlar bir lider peşinden giderler.

Hedefleri ve amaçları liderlerinin hedefleri ile kitlenir ve büyümeye devam ederler. Genelde böyle toplumlarda liderler kendisinden sonra gelecek lideri yetiştirmezler. Kendi koltuğu tehlikeye düşeceğinden korkarlar. Kurumsal yapıyı da fazla sevemezler. Çünkü en ufak bir başarısızlığın faturası liderlere kesilir. Aslında bu da doğru bir sonuç olması gerekir. Bir kurum eğer kurumsal yapıya sahipse, o kurumun ayakta kalma süresi daha sağlıklı olur. Bizans İmparatorluğunun uzun yaşamasının nedenleri arasında bir gerçek şudur ki, en güçlü komutanın İmparatorluğun başına geçmesi olarak bilinir. Babadan oğula geçmesi gibi bir gelenekleri yoktu ve bu imparatorluk MS 324’de başlayarak 1453 yılına kadar ayakta kalmış. Hem de en ücra köşelere kadar hükmetmişler. Tabidir ki bu İmparatorlukta saray entrikalarının kol gezdiği dönemler olmuştur. Hani, bugün bile, bu entrikalardan yararlananlar olduğunu düşünmekteyim.

Ülkemizde de siyasi yaşam tabiat yaşamı ile örtüştüğüne inanmaktayım. Kurumsal yapıya sahip olmayan birçok parti ve bu partilerin liderleri kendisine rakip üretmemek adına hiç lider yetiştirmezler. Liderin yaşamı sona erdiğinde kurduğu sistem de yok olmaya mahkûm olur. Biz çok partili yaşamı ve kurallarını bildiğimize inanmamaktayım.

Demokrasiyi uygulayan ülkelerde liderler, bir dönem başı çeker, daha sonra genç ve dinamik nesle koltuğunu bırakır. Çünkü ömür boyu bir lider koltuğunda oturmaz, oturdukça yıpranırlar. Parti başına gelen genç liderler, dinamizm getirir, hedeflere ulaşmak için bilimden faydalanırlar. Ancak bu kural bizim ülkede geçerli değildir. Biz koltuğa oturduk mu, bir daha kalkmak istemeyiz. Neden mi? Brezilya da bile 32 siyasi parti olması yanında, bizde 36 adet siyasi partinin liderleri için Koltuk Sıcaktır ve de kimse koltuğu bırakmak istemez, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

Yazar Metin Atamer, Ankara, 23 Mayıs 2023

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir