Mors Nigra – Kara Ölüm

Mors Nigra – Kara Ölüm

“İnsanlar birbirlerinden kaçınıyorlardı, komşu komşuyu ve hatta akrabalar birbirlerini ziyaret etmez olmuşlardı. Üstelik bu felaket sebebiyle insanlara öyle bir korku musallat olmuştu ki, kardeş kardeşi, amca yeğeni, hatta eşler birbirlerini terk etmişlerdi. Ama daha kötüsü ve en korkuncu ise, anne babaların çocuklarını terk etmesiydi” diye yazıyor  ”Decameron” isimli kitabında Giovanni Boccaccio 1348 yılında Bubonik (Hıyarcıklı) Veba salgını sırasında yaşadığı şehir olan Floransa’yı vurduğunda. Oysa hiçbir karantina yöntemi hastalığı durdurmada etkili olamamıştı salgın sırasında. Karantinanın neden etkisiz olduğunu anlamak içinse daha uzun yıllar beklemek gerekiyordu.

Kara Ölüm adı verilen Bubonik Veba salgınının Moğolistan’da başladığı düşünülüyor. İpek Yolunu izleyerek 1443 civarında hastalığın Kırım’a ulaştığı biliniyor. Hastalığı taşıyan Moğolların, yaygın kanının aksine sadece vahşi savaşçılar olmadığını biliyoruz. Bilinen dünyanın büyük bir kısmına yayılmalarını sağlayan şey sadece kaba kuvvet veya savaş teknolojileri değil, aynı zamanda yönetim anlayışları idi. Moğolların ticaret anlayışları da, Akdeniz’de baskın olan ticaret anlayışından farklıydı. %20’lere varan oranlarda vergi alan İskenderiye gibi Akdeniz şehirlerinden ziyade, %3-5 civarında vergi alan Moğol yönetimindeki limanlar nedeniyle Karadeniz’deki ticaret hacmi artmıştı. Bu sebeple, o yıllarda Cenovalı tüccarların gemilerinin Kırım’da bulunması şaşırtıcı değildi.  Hali hazırda veba ile boğuşmakta olan Moğol ordusu Kırım’ın Kaffa kentine saldırdığında, kentte Cenovalı tüccarlarda bulunmaktaydı. Kuşatma uzadıkça Moğol ordusu veba nedeniyle zayıflıyor ve şehir bir türlü düşmüyordu. İşte bu noktada Moğollar direnişi kırmaya yönelik farklı bir girişimde bulunmaya karar verdiler ve tarihin ilk biyolojik savaşına giriştiler. Veba nedeniyle ölen Moğol savaşçılarını mancınıklarla şehre fırlatmaya başladılar. Veba artık Kaffa’daydı. Kuşatmacılar başarılı olamadı ancak şehir de bir süre sonra vebaya yenik düştü. Cenovalılar ilk fırsatta salgınla boğuşan şehirden kaçmışlardı. Denizciler hastalığın kaynağını beraberlerinde götürdüklerinin farkında değildi. Kırım’dan yayılan hastalık ilerleyen yıllarda Trabzon gibi Karadeniz şehirlerine, önemli bir ticaret şehri olan görkemli Konstantinopole ve önce İtalya sonrada tüm Avrupa’ya yayılmıştı. Dünyanın ticaret yolları, hastalık yayan ölüm yolları haline gelmişti.

Hıyarcıklı vebanın, etkin olduğu 1347-1351 yılları arasında,  Avrupa’da 75-200 milyon insanın ölümüne sebep olduğu düşünülüyor. Bu da kabaca  toplam Avrupa nüfusunun %30 – 50’sine denk geliyor. Döneme ait hikayelerde bazı bölgelerde  yüksek sayıdaki ölümler nedeniyle cesetleri gömecek kimsenin kalmadığı ve cesetlerin oldukları yerde kaldıkları anlatılmakta.

Aslında dünya, Bubonik Veba salgını ile ilk defa 1347’de karşılaşmamıştır. Tarihte üç büyük veba salgını olmuştur. İlk veba salgını 542 yılında Jüstinyen Vebası olarak bilinen ve ilk olarak Bizansın başkenti, önemli bir ticaret merkezi olan Konstantinopolis’i vurup, sonrasında yine tüccarlar yoluyla Akdeniz, Anadolu, Yunanistan ve İtalya’ya yayılmıştı. Salgın 25-50 milyon insanın ölümüne sebep olmuştu. Her iki salgında belirli aralıklarla tekrar patlak vererek

Avrupa’da etkisi uzun süren sonuçlara yol açmıştır.

Bubonik Veba son olarak 19.yy ortalarında Çin’in Yunnan bölgesinden yayılarak bir salgına sebep olmuştur. Hastalığın sebebi, salgın Fransa yönetimindeki Hong Kong’a ulaştığında Louis Pasteur tarafından hastalığı araştırması için görevlendirilen Alexandre Yersin tarafından 1894’te bulundu. Bubonik Veba Yersinia Pestis adı verilen bir bakteri tarafından ortaya çıkıyordu. Bu bakteri, sıçanlar (hatta develer) tarafından taşınan pireler vasıtası ile insanlara bulaşıyordu. Bu nedenle de, sadece hasta olan insanlardan uzak durmak hastalığı engellemiyor, ortamda ki sıçanlarla taşınan pireler hastalığı yaymaya devam ediyordu.

Kara Ölüm olarak bilinen ikinci salgın, kayıtlı tarihteki en büyük halk sağlığı felaketlerinden biriydi. Salgın MÖ 5000 yılından beri sürekli artmakta olan insan nüfusuna büyük bir darbe indirdi. Salgın sonucunda meydana gelen ölümler nedeniyle azalan nüfusun eski sayısına ulaşması 150 yıldan fazla sürecekti.

Moğol istilası Avrupa’nın sosyal, askeri  ve ekonomik hayatını oldukça fazla etkilemişti ancak Asya’dan Avrupa’ya akan damarlar, ateşli savaşçılar, mallar, fikirler ve kılık kıyafetten ziyade kıtayı değiştirecek daha etkili bir şey getirmişti. Hastalık dünyayı Moğollar yok etmemişti ancak Kara Ölüm bunu başarabilecek gibiydi.

Günümüzde araştırmalar, çevresel etkenlerin patojenler üzerindeki etkisini göstermektedir. Sıcaklık ve nem gibi etkenlerdeki önemsiz değişimler hastalıkların yayılmasını büyük ölçüde arttırabilmektedir. Bu ufak çevresel değişimler pirelerin doğurganlık oranlarında ve çöl faresinde veba görülme sıklığında artışlara neden oluyordu. Hastalığın salgın haline döndüğü bu dönemlerde bu tip çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülmektedir.

Din adamlarının salgına yaklaşımı beklenildiği gibiydi. Kilise vebanın tanrının bir gazabı olduğunu söyleyerek sorumluluğu tanrıya yüklemişti. Ancak din adamları arasındaki yüksek ölüm oranları, ruhban sınıfına olan bakış açısını değiştiriyor ve din adamlarına olan güveni sarsıyordu. Kiliseye olan ilgi azalıyor iyileştirme gücü olduğuna inanılan azizlere karşı ilgi artıyordu.

Venedikli uzun gagalı maske takan bir doktorun giysisi

Hastalığın kötü kokular yoluyla bulaştığını düşünen hekimler, içine hoş kokulu maddeler tıkıştırdıkları uzun gagalı maskeler takıyor, ancak bu maskeler de veba hastaları ile ilgilenen doktorların yüksek oranlarda ölmesini engellemiyordu. Durum böyle olunca doktorlara karşı da güven duyulmuyor, asıl itibarı kan alma ve cerrahi işlemler gibi işleri de yapan berberler görüyordu.

Avrupa’nın karabasını tüm o korkutuculuğu bir yana, Avrupa’nın dirilişine yol açacak derin toplumsal ve ekonomik değişimlerin hızlandırıcısı olmuştu. Nüfusta meydana gelen azalma maaşlarda ani artışlara sebep olmuştu. Önceleri önemsiz görülen mesleklerin önemi anlaşılmış, buna paralel olarak da emeklerine karşılık talep ettikleri ücretler artmıştı.

Salgın sonrası dönemde köylü, emekçi ve kadınların gücü artarken, mülk sahiplerinin gücü azalıyor, toprak sahipleri daha az kira ile yetinmek zorunda kalıyordu. Güç dengesi önceki zamanların ezilen sınıfların lehine değişiyordu. Tüm bunlara faizlerde düşüş de eşlik ediyordu. Feodalizm geriliyor, burjuvazi gelişiyordu.

Gelirin sınıflar arasında daha eşit dağılması, lüks mallara talebi arttırmıştı. Gençler daha fazla para kazanıyor, ölüm ile bu kadar içli dışlı olunca birikim yapmaktan çok kazandıklarını ilgi alanlarına harcamayı tercih ediyorlardı. Bu ilgi artışı kendisini özellikle moda alanında gösteriyordu. Modaya olan ilgi artışı Avrupa’da tekstil endüstrisinin gelişmesine yol açıyordu. Avrupa artık kumaş ithalatçısı değil, kumaş  üreticisi haline geliyordu. Bunun sonucunda, doğudan batıya kumaş ticareti yön değiştiriyor ve yüz yıllardır ipek ticareti ile büyüyen doğu ekonomisini allak bullak ediyordu.

Servet artışı, beraberinde daha iyi beslenme koşullarını getirmişti. South Carolina Üniversitesi’nde yakın zamanlarda yapılan bir araştırma, veba sonrası Avrupası’nda yaşam süresinin de belirgin bir şekilde arttığını gösteriyor.

Veba nedeniyle meydana gelen yüksek sayıdaki kayıplar, okumuş insan sayısını da oldukça azaltmıştı. Hukukçular, doktorlar ve din adamlarının sayısı oldukça düşmüştü. Seyahatin kısıtlanması, gençlerin uzaktaki üniversitelere gitmesine engeldi. Bu durum, Avrupa’da çok sayıda yeni üniversitenin açılmasına sebep oldu. Artık belli merkezler dışına yayılan eğitim yerel dillerde de verilebiliyordu. Eğitim daha ulaşılabilir hale gelmişti.

Salgın sonrasında Kuzey Avrupa, Güney Avrupa’ya göre daha fazla gelişmişti. Bu  gelişmenin nedenlerin ise, veba öncesinde güneye göre daha az gelişmiş kuzeyde zengin ve yoksul arasındaki farkın daha az olmasına bağlı olarak, iki sınıfın veba sonrası daha hızlı bir kaynaşma içine girmesi ve kuzey ve güney arasındaki ideolojik ve siyasal düşünce farklarının olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, kuzeyde kadınlar çalışma hayatına güneydekilere oranla daha fazla girmiş, sonucunda kadınların evlilik yaşlarını daha ileriye çekerek aile yapısını (olumlu yönde) etkilemişti. Bu durum, ekonomik özgürlüğünü kendi ellerinde tutan kadınlara sahip bir toplum yapısını ortaya çıkarmıştı.

Veba Kuzeybatı Avrupa’nın  yükselişinde kritik bir rol oynamıştı. Sistemik esneklik, rekabete açıklık ve en önemlisi güçlü bir iş ahlakının ortaya çıkmasını sağlamıştı. Sanayi devriminin kökleri veba sonrası Avrupası’nın çalışkanlığındadır.

Veba sonrasında Cenova ticari etkisini yitirmiş, yerini Venedik’e bırakmıştı. Bu etki, kendisini sanat alanında da göstermiş, Venedik ticareti ile Avrupa’ya değişik renk pigmentlerinin girişi (özellikle Orta Asya’da çıkarılan lapus lazuliden gelen mavi renk) sağlanmıştı. Avrupa’nın sanattaki altın çağı bu renklerin kullanılmasına olduğu kadar, bunları alabilecek mali güce ulaşılabilmesine de bağlıydı. Sadece Venedik’te değil, Avrupa ve çevresinde yeni ticaret şehirleri de gelişiyordu.

Kara Ölüm büyük bir trajediye sebep olmuş ancak bu trajedinin sonuçları önemli değişikliklerin yolunu açmıştır. Veba, dünyanın ağırlık merkezini doğudan batıya kaydıracak olayların başlangıcına sebep olmuş,  1492’de Amerika kıtasının keşfiyle birlikte gelen yeni zenginlik çağı, Asya’nın etkinliğini azaltmış ve Avrupa’nın yükselişini sağlamıştır. Avrupa’nın bu yükselişi 1940’lara kadar sürmüştür.

Dünya son büyük salgını Birinci Dünya Savaşının bitmekte olduğu günlerde yaşadı. İspanyol Gribi (1918-1920) milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu. Aradan geçen bir yüzyılın sonunda insanlık tekrar büyük bir sağlık krizi (koronavirüs-covid-19) ile boğuşuyor. Kuşkusuz bu savaşında yüklü kayıpları olacak. Şu ana kadar binlerce insan hayatını kaybetti ve daha binlercesi aramızdan ayrılacak maalesef. Böylesine büyük trajedilerin sonuçları da elbette büyük olacak. Tarihin önemli bir dönüm noktasındayız. Mücadelemizin, bir var olma mücadelesi haline gelmeyeceğini umuyorum. İnsanlık bu badireyi de atlatacaktır, ancak benliğinde büyük bir yara da açılacaktır. Ümidim alacağımız yaranın mümkün olduğunca küçük, çıkaracağımız derslerin ise bir o kadar büyük olması,  akıl ve bilimin her şeyden daha önemli olduğunun anlaşılması ve insanlığın bu en önemli iki erdeminin hak ettiği değerinin kavranmasıdır.

Güzel ve sağlıklı günlerde, her canlının temel hak ve özgürlüklerinin saygıyla ve eşit olarak sağlanacağı bir gelecekte buluşmak üzere…

Son söz: Türk Diş Hekimliğinin gelişmesine çok büyük emeği olan Alfred Kantorowicz ile ilgili yazacağıma dair verdiğim sözü unutmuş değilim. Gündem maalesef istenmeyen bir yön alıp sabah akşam  salgınla yatıp kalkar olunca, bu yazımın gündeme yönelik olmasını istedim. Önümüz Nisan. Bahar geliyor…

Tuncer Karaman, Periodontoloji Uzman Diş Hekimi (29.3.2020)

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir