Nazi Almanya’sında Üniversiteler ve Kadın

Nazi Almanya’sında Üniversiteler ve Kadın

Adolf Hitler (1889-1945) Avusturya doğumlu, 1933 yılında iktidarı ele almış, 1945 yılında eşi ile birlikte intihar etmiştir.

Almanya’da, Nazilerin iktidarı sırasında, üniversiteler de aynı okullar gibi, Nazi ideolojisini eğitim ve araştırmanın merkezine koymak zorundaydılar. Bu amaçla üniversitelerde ırksal çalışmalar, ırkın saflığı, askeri tarih ve Alman tarihi üzerine yeni bölümler kuruldu. Bu girişimlerin çoğu, Eğitim Bakanlığı’nın etkisinden ziyade, üniversite rektörlerinin kişisel tercihleri ile ortaya çıkmaktaydı. 1939 yılında, gerçek Almanya sınırları içinde bulunan 23 Üniversitenin 12’sinde ırksal Araştırma Enstitüleri bulunmaktaydı. Bu bölümlere atfedilen prestij çok yüksekti ve ayırılan bütçeleri de oldukça fazlaydı.

Adolf Hitler, 30 Ocak 1933 günü demokratik yollarla seçilerek, Birinci Dünya Savaşı’nın efsane komutanı Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından Almanya Şansölyeliğine atandı. Adolf Hitler, kısa bir süre içinde demokrasiyi rafa kaldırıp, amaçladığı totaliter sistemi kurdu.

Ulusal Kamu Hizmeti Kanunu 7 Nisan 1933’te çıkarıldı. Bu kanun, Aryan ırkına mensup olmayanları (untermensch) kamu hizmetinden çıkarmaktaydı. Birçok Yahudi bilim adamı görevlerinden ayrılmak zorunda bırakıldı.

I. Dünya Savaşı’nın efsane komutanı Paul von Hindenburg, 1925-1934 yılları arasında Almanya’nın ikinci Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.

Almanya’da, 10 Mayıs 1933 günü insanlık adına utanç verici bir eyleme sahne oldu. Ülkenin dört bir yanında toplanan kalabalıklar “Alman Ruhu” na aykırı buldukları Brecht, Einstein, Freud, Mann ve Remarque gibi çoğu yahudi olan tanınmış entellektüeller, bilim adamları ve Alman Kültürünün önemli isimlerinin kitaplarını marşlar eşliğinde yaktılar. Toplanan kalabalıklar yahudi entellektüelizminin sonunu kutluyor, geçmişin pisliklerinden arınıyorlardı. Ray Bradbury, çok satan “Fahrenheit 451” isimli kitabını işte bu olaylardan esinlenerek yazmıştı.

Yüzlerce eğitimci, Adolf Hitler ve Nasyonal Sosyalist Devlete 11 Kasım 1933 günü sadakat yemini ettikleri bir utanç belgesini imzaladılar (Bekenntnis der Professoren an den Universitäten und Hochschulen zu Adolf Hitler und dem nationalsozialistischen Staat). Almanya’da artık bilim bile, Adolf Hitler ve Nasyonal Sosyalizm idealleri çerçevesinde yapılacaktı.

Führere bağlılık bildirisini imzalamış profesörlerden biri ve alanında tanınan bir filozof ve koyu bir Nazi taraftarı olan Prof. Dr. Martin Heidegger, 21 Nisan 1933 tarihinde Freiburg Üniversitesi rektörlüğüne seçildi. Savunduğu felsefi düşüncenin, Nazi ideolojisi ile uyuşmuyor olmasına rağmen 1 Mayıs’ta Nazi Partisine (NSDAP, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) üye olduktan kısa bir süre sonra, rektör olarak yaptığı konuşmasında; “Çokça abartılan akademik özgürlük, sonunda Alman Üniversitelerinden uzaklaştırıldı, zaten yarardan çok zarar veriyordu. Bu özgürlük, görevlere karşı ilgisizlik özgürlüğü, niyet ve eğilimlerin keyfiliği, yapılan ve yapılmayan işlerde bir kısıtlama olmaması özgürlüğüydü. Yeni düzen ile birlikte Alman özgürlüğü kavramı, gerçek anlamını bulmuştur” diyordu. Aynı yıl yine bir konuşmasında “Almanya’nın gerçeği, bugünü, geleceği ve yasası bizzat Führer’in ta kendisidir.” diyecekti.

Naziler iktidarı ele geçirdiklerinde, biraz da Eğitim Bakanının yetersizliği nedeniyle üniversiteler üzerinde etkili bir kontrol sağlayamadılar. Ancak bu durum, zaman içinde değişti.

Nazilerin iktidarı boyunca, her alanda, partinin farklı organizasyonları ve kodamanları birbirleri arasında sürekli bir mücadele içinde bulunacaklardı. Bu çekişme, Adolf Hitler’in iktidarını elinde tutabilmesinin araçlarından biri haline de gelmişti zaten. Parti, genel anlamda Adolf Hitler’in sarsılmaz iradesine boyun eğmiş, onun gözüne girebilmek ve sürekli çevresinde (entourage) bulunabilmek için aralarında sıklıkla yarışan kurmayların kendi etki alanlarını Führer’in etkisine gölge düşürmeden arttırma çabasına sahne olmuştu.

Üniversiteler açısından da durum farklı değildi. 1933 – 1945 yılları arasında, iktidarın farklı kolları, üniversiteler üzerinde hâkimiyet kurmak amacıyla birbirleri ile çekişmeye girdiler. Bu kurumlar Eğitim Bakanlığı, Rektörler, Nazi Öğrenci Birliği (Nationalsozialistischer Deutscher Studentenbund – NSDStB), Profesörler ve partinin bölge yöneticileriydi. Hitler Gençliğinin (Hitler Jugend – HJ) okullarda öğretmenler üzerine yaptıkları baskıyı, üniversitelerde Nazi Öğrenci Birliği profesörler üzerinde yapıyor, kişiler kolaylıkla baskı ve iftira ile karşı karşıya kalabiliyorlardı. 1937 yılından itibaren Nazi Öğrenci Birliği o kadar güçlenmişti ki, üniversitelere atanacak rektörler dahi onların onayını almak durumunda kalıyordu.

Führer Adolf Hitler ve “Vekil Führer“ Rudolf Hess 1934 yılında bir tören sırasında beraberler.

Nazi Öğrenci Birliği, Nazilerin iktidara geldiği Ocak 1933’te çok etkili ve geniş katılımlı bir örgüt değildi. Adolf Hitler’in iktidarı ele geçirmesini takiben üniversite öğrencileri de, ilk etapta seçimlerini bu örgütten yana değil, partinin militer kolu Fırtına Birliklerinden (SA, Sturm Abteilung) yana kullanmışlardı. Bu durum, Adolf Hitler’in SA örgütü üzerindeki etkisini yitirmeye başladığını görmesi ve SA lideri Ernst Roehm ve kurmaylarının kendisine karşı bir komplo kurma şüphelerinin artması sonucunda, 1934 yılında yaşanan ve SA yönetici kadrosunun elimine edilmesi ile sonuçlanan “Uzun Bıçaklar Gecesi” ile sona erdi. SA bu tarihten itibaren eski gücünü yitirecek, yerini Heinrich Himmler yönetimindeki SS’e (Schutz Staffel) bırakacaktı. Üniversitelerde ise, SA’dan boşalan yeri, o sırada partinin ikinci adamı olan “Vekil Führer“ Rudolf Hess hamiliğindeki Nazi Öğrenci Birliği alacaktı.

Şu üstteki bir paragraf bile parti içi çekişmenin ne boyutlarda olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Oluşan her boşluk, bir başka kurmay tarafından dolduruluyor ve bu çekişme değişik isimlerle hep devam ediyordu.

Nazi iktidarı boyunca, Almanya’da üniversite eğitimi oldukça ciddi bir değişim içine girdi. 1931 yılında 104.000 üniversite öğrencisi varken, bu sayı 1939 yılına gelindiğinde 41.000’nin biraz altına düşmüştü. Teknik Üniversiteler açısından da durum farklı değildi. Bu üniversitelerde de, öğrenci sayısı, 1931’de 22.000’ken, 8 yıl sonra 12.000’nin altına düşmüştü.

Nazi Almanya’sında hukuk ve adaletin aldığı ağır darbe, kendisini üniversite tercihlerinde de gösterdi. 1932 yılında, Almanya’daki toplam öğrenci sayısının %19’unu Hukuk Fakültesi öğrencileri oluştururken, yedi yıl sonra bu oran %11’e düşmüştü. Fen Bilimlerinde ise düşüş %12’den %8 seviyesine olmuştu. Teoloji ve ekonomi alanında ise öğrenci sayılarında bir miktar artış olmuştu (Teolojide %8’den %10’a, ekonomide ise %6’dan %8’e çıkmıştı.). Ancak öğrenci sayısında asıl artış, kendisini Tıp alanında göstermişti. Tıp öğrencileri, 1932 yılında toplam üniversite öğrencilerinin üçte birine denk gelirken, 1939 yılında öğrencilerin neredeyse yarısı (%49) bu alanda eğitim görmekteydi. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile birlikte ise, üniversite öğrencilerinin sayısı neredeyse yarıdan fazla azalacaktı.

Üniversitelerdeki bu değişimin farklı sebepleri vardı. Nazi rejimi boyunca, sosyal bilimler ve hukuk alanları, bitmek bilmeyen bir saldırı altında kaldı. Bununla birlikte, kamu çalışanlarının da ağır baskılara ve hakaretlere maruz kalması özellikle hukuka olan inancın yitirilmesine sebep oldu. Sonuçta rejimin tutumu, bu alanlara karşı olan ilginin azalmasına yol açtı. Tıp öğrencilerinin sayısındaki artışta ise, ırk araştırmalarına verilen önemin artması etkili oldu. Irkın saflığı ve öjeni alanına verilen önemle birlikte, Yahudilerin tıp hayatından çıkarılması bu alanda büyük bir ihtiyaç doğmasına sebep oldu. Sosyal bilimler ise daha çok kadınların ilgi duyduğu bir alan olması nedeniyle ciddi bir öğrenci kaybına uğramıştı.

Hitler Almanya’sının kadınlara uygun gördüğü rol, annelikti. Naziler evliliğe ve çocuk doğurganlığına oldukça önem veriyorlardı. Deutsches Mutte (Alman Annesi) kavramı üzerine oldukça yoğun propaganda yapılıyor ve kadınlara anneliği ve evliliği teşvik edecek ödüller verilip, maddi yardımlar sağlanıyordu. Kadınlara çocuk sayısına göre “Alman Annesi Haçı” (Deutsches Mutterkreuz) verilmeye başlanmıştı. Dört, altı ve sekiz çocuk sahibi kadınlar, sırasıyla bronz, gümüş ve altın sınıfında madalya alıyorlardı. Adolf Hitler’e göre “Kadınlık”, Alman kadınının gerçek savaş meydanıydı. Çok az sayıda kadın bu madalyayı reddetmişti. Nazizm’in kadınlara bakış açısını anlamak için, SS tarafından yürütülen “Lebensborn” projesini ucundan araştırmak bile tek başına yeterlidir. Erken evliliği özendirecek sosyal yardımlar ve hatta evlenerek işlerinden ayrılan kadınlara daha fazla maddi yardım yapılıyordu. Kadınlar okullardan uzaklaştırılıyor ve üniversitelere girişlerinin önüne zorlu engeller, şartlar getiriliyordu. 1937 yılı itibarı ile kızların bazı eğitim kurumlarına kabulü tamamen yasaklandı.

İzlenen politikalar sonucunda, Alman kadınları büyük ölçüde iş ve eğitim hayatından çıkarıldılar. Nazi döneminde işsizliğin azalmasının en önemli etkenlerinden biri kadınların ve aryan olmayanların iş hayatından çıkarılması sonucunda oluşan boşluğun Alman erkekleri ile doldurulması oldu. Böylece kadınlar artık iş aramıyordu, hatta işsizlik ile ilgili istatistiklerde bile yer almıyordu. Nazi otoritesinin işsizlikten anladığı, Alman erkeklerinin işsizlik oranıydı. Elbette savaşa hazırlanan bir ülkede yeni iş alanları açılmıştı, ama 1939 kayıtlarında savaştan hemen önce işsizliğin artık binlerle anılmasının önemli bir sebebi de işgücündeki bu düzenlemelerdi.

Üniversitelerde öğrenim gören kadın sayısı 1932 -1933 yıllarında 17.000’den biraz fazlayken, 1939’da bu sayı 6.000’nin altına inmişti. Eğitim gören kadınların oranı ise, %16’dan, %11’e düşmüştü.

Hitler, Kasım 1938’de “Şu an için entelektüellere ihtiyacımız var, ama bir gün onlara ihtiyacımız kalmadığında onları toplumdan uzaklaştıracağız, ya da yok edeceğiz.  Fakat ne yazık ki, şimdilik onlara ihtiyacımız var” diyordu. Hitler, Kavgam’da (Mein Kampf) da yazdığı üzere, entelektüelleri 1918’de kaybedilen savaşın en önemli sebeplerinden biri olarak görüyordu.

Naziler eğitimi, ideolojilerini ve hayat tarzlarını genç bireylere aşılamanın yöntemi olarak görüyorlardı. Nazi eğitimi temel olarak, gençleri gelmekte olan savaşa hazırlamayı amaçlıyordu. Bu amacın önünde durabilecek sorgulama özgürlüğü, eleştirel zekâ veya özgür bilimsel çalışma gibi geleneksel eğitim değerleri ise yok ediliyordu.

Diş Hekimi Alfred Kantorowicz (1880-1962) Almanya’dan 1933 yılında Türkiye’ye gelip, 1946 yılında Türk vatandaşlığına geçmiş ve 1950 yılına kadar Türk Diş hekimliğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur

Tüm bunlardan bize ne dediğinizi duyar gibiyim. Bu uzun girizgâhın amacı, bir sonraki yazıda, işte bu durumdaki Almanya’dan ülkemize getirilen Yahudi profesörlerden biri olan Diş Hekimi Alfred Kantorowicz’i ve onun nezdinde genç Türkiye Cumhuriyetinde eğitime verilen önemi anlatabilmekti. Türkiye’de Diş Hekimliğinin gelişmesindeki en önemli isimlerden biri olan Alfred Kantorowicz’i anlatacağım bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Dip Not: Yazıda kullanılan ve koleksiyonumda bulunan bazı dönem eşyaları ile fotoğrafladığım görseli de detaylı olarak anlatmak isterim.

Nazi propagandası, konusunda tam bir uzman olan Joseph Goebbels ile birlikte şekillendi. Hepimizin bir şekilde duyduğunu düşündüğüm yalan üzerine; “Yeterince büyük bir yalan söyler ve bunu sürekli tekrar ederseniz, sonunda halk buna inanır. Ama bu yalanın sürdürülebilmesi için, devletin halkı yalanın siyasi, ekonomik ve askeri sonuçlarından koruması gerekir. Devlet aykırı sesleri bu sebeple bastırmalıdır çünkü gerçek, yalanın ve dolaysıyla devletin de en büyük düşmanıdır” demiştir.

Fotoğrafın ana konusu işte bu propaganda araçlarından biri olan VOLKSEMPFANGER (Halk Radyosu). Propagandanın her eve ucuz ve hızlıca ulaşabilmesi için Goebbels’in emriyle üretilen radyo. Amaç en dar gelirli ailelerin bile rahatlıkla alabileceği bir radyoyu her eve sokmaktı. Bu radyo Nazi propagandasının simgelerinden biri oldu.

En öndeki gazete “Der Stürmer” medya tarihinin en rezil gazetelerinden biridir. Julius Streicher (Nazi kodamanları arasında Nuremberg’de asıldığı ana kadar Hitler’e bağlılığını sürdüren tek kişi denilebilir) tarafından Nisan 1923’ten, Şubat 1945’e kadar basılan ve her sayısında “Yahudiler talihsizliğimizdir” alt başlığını kullanan aşırı ırkçı, saldırgan ve pornografik tabloid gazetedir. Gazetenin altında yine döneme ait, koleksiyonerler arasında popüler “Deutschland Erwacht” (Almanya Uyandı) adlı bir kitap var, fakat belirgin olmadığı için değinmiyorum. Öndeki kitap Nasyonal Sosyalist Devrim isimli, Hitler’in iktidara gelişini ve fikirlerini anlatan 1933 baskısı bir kitap. Kitabın üzerinde döneme ait orijinal kibrit kutusu bulunmakta.

Paltonun kolundaki kolbandı, savaşın sonuna doğru Berlin savunması için Goebbels tarafından kurulan ve genellikle askere alınmamış yaşlı erkeklerden oluşturulmuş milis birliklerine (Volkssturm) ait orijinal bant. Yine paltonun göğsünde orijinal Nazi Partisi rozeti.

Çerçevenin içinde ise, 30 yaşındayken 1942 yılında muhtemelen Rusya’da savaşırken ölmüş bir Alman askerinin orijinal fotoğrafı ile birlikte anma yazısını görüyorsunuz. Hiçbir ideolojinin, hiçbir savaşın düşüncesi ne olursa olsun bir insanın hayatından daha değerli olamayacağını anlatırcasına…

Tuncer Karaman, Periodontoloji Uzman Diş Hekimi (15 Ocak 2020)

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir