Türkiye’de Bir Alman; Diş Hekimi Alfred Kantorowicz

Türkiye’de Bir Alman; Diş Hekimi Alfred Kantorowicz

*Almanya, 10 Mayıs 1933’ten başlayıp yıl içinde devam eden insanlık adına utanç verici eylemlere sahne oldu. Ülkenin dört bir yanında toplanan kalabalıklar “Alman Ruhu” na aykırı buldukları Brecht, Einstein, Freud, Mann ve Remarque gibi çoğu Yahudi olan tanınmış entelektüeller, bilim adamları ve Alman Kültürünün önemli isimlerinin kitaplarını marşlar eşliğinde yaktılar. Toplanan kalabalıklar Yahudi entelektüalizminin sonunu kutluyor, geçmişin pisliklerinden arınıyorlardı.

“Entelektüeller üzerine kurulu bir düzen, zayıf bir düzendir”  Adolf Hitler

Türkiye’de Bir Alman; Alfred Kantorowicz

Alman Diş hekimi Alfred Kantorowicz

Alfred Kantorowicz, 18 Haziran 1880 tarihinde Prusya’ya bağlı Poznan bölgesinde doğdu. 1884’te ailesiyle birlikte Berlin’e taşındı. 1900 yılında diş hekimliği diplomasını aldı ve altı ay diş hekimliği yaptıktan sonra 1901-1905 yılları arasında tıp eğitimi aldı. Eğitimine dahiliye, enfeksiyon ve cerrahi alanlarında devam ettikten sonra, 1909 yılında Münih Üniversitesi Dental Enstitüsünde tekrar diş hekimliğine dönüş yaptı. Günümüzün doktora tezine denk gelen çalışmasının başlığı “Dentin Çürükleri Üzerine Bakteriyolojik ve Histolojik Çalışmalar” idi.

1914 yılında Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte Kantorowicz’de gönüllü doktor olarak savaşa katıldı. 1917 yılında 2. Sınıf Demir Haç ile ödüllendirildi.  Nisan 1918’de ise Bonn Üniversitesinde öğretim üyesi olarak diş hekimliği dersleri vermeye başladı.

Kasım 1918’te savaşın Almanya’nın yenilgisi ile bitmesi, Almanlar için büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Alman genelkurmayı savaşın sonuna kadar Almanların bu savaşı kazanmak üzere oldukları propagandasını yürütmüş, savaşın artık kazanılamayacağı daha 1918 yılının ilk aylarında belli olmuşken, topluma büyük zafer hikâyeleri anlatmaya devam etmişlerdi.

Savaş sırasında Almanya’da büyük bir gıda krizi yaşanmış, 1918’in başında yapılan Alman taarruzu bekleyen etkiyi yaratmamakla birlikte tüm kazanımlara rağmen çok değerli birliklerin kaybına yol açmış, aynı yıl İspanyol Gribi hem cepheyi hem de cephe gerisini vurmuş, yıllardır savaşan birlikler yorulmuş, savaş nedeniyle kaybedilen Alman askerlerinin taze birliklerle takviye edilmesi neredeyse imkânsızlaşmış ve yeni bir güç olarak ABD savaşa girmişken, savaşın kaybedilmesinin sebebi 1918 yılı içinde önemli kentlerde işçi grevleri gibi toplumsal olayların olması ve yine aynı yılın Kasım ayında Kiel’de Denizcilerin ayaklanması gibi sol hareketlere bağlanmıştı. Bu durum hem ordu hem de Alman sağında savaşın kaybedilmesinin Alman solu ve dolayısıyla sol ile de özdeşleştirilen Yahudiler nedeniyle olduğu propagandasını yapma imkânı doğurmuş ve Alman sağında komünistlerin, sosyalistlerin, sosyal demokratların ve en Yahudilerin savaşın kaybedilmesine yol açtığı inancını ortaya çıkarmıştı. Nazilerin propagandalarında kullandıkları “sırttan bıçaklanma” ve “Kasım Hainleri” efsanelerinin doğumu bu şekilde olmuştu. Almanlar tekrar sırtlarından bıçaklanmak istemiyorlarsa Alman solu ve Yahudilerden kurtulmalıydı.

Almanlar barış görüşmelerinde ellerini güçlendirmek amacıyla İmparator Wilhelm’i tahttan feragat etmeye ve demokratik yeni bir yönetimle görüşmelere katılmayı tercih etmişlerdir. Ancak Alman ordusu ve Alman sağı bu görüşmelerin Almanya’yı çok ağır yaptırımlarla karşı karşıya bırakacağının farkındadır. İşte bu farkındalık Demokratik Weimar Cumhuriyetinin kuruluşunun tüm ağırlığını sosyal demokratlar üzerine kalmasına göz yummalarına da sebep olmuştur. Savaş sonunda Almanlar ve müttefikler arasında imzalan Versay Antlaşması’nın (bizdeki karşılığı Mondros Mütarekesi) küçük düşürücü şartları, Alman sağı ve ordu tarafından pompalanan sırttan bıçaklanma efsanesi, savaşın sonunda ortaya çıkan ağır ekonomik kriz ve Alman solunun kendi içindeki düşmanlıkları nedeniyle küçük bir azınlık dışında kalan tüm toplumun Weimar Cumhuriyetinden nefret etmesinin yolu açılmış olacaktır. Döneminin çok ilerisinde demokratik bir anayasaya sahip olan, ancak sadece Sosyal Demokratların cılız desteğini alan Weimar Cumhuriyeti; Alman sağı, Komünistler, Sosyalistler ve ordunun desteğinden yoksun olarak daha en başından ölü doğmuştu. Almanlar ve yeni kurulan Cumhuriyet, 1933 yılına kadar sürecek bir kaos ortamına yuvarlanıp, ilerleyen 15 yılda adım adım, Nazizm’in Almanya’yı kurtaracağı umuduna doğru kollarını açıp ilerleyeceklerdi.

Weimar Cumhuriyetinin kaos ortamı yerini önce zorba bir kibire bırakacak, kibirle ortaya çıkan yenilmezlik hissi ise Almanya’nın yıkımına gidecek yolu hazırlayacaktı.

30 Ocak 1933’te sevinç içindeki kalabalıklar, fener alayları, bayraklar ve marşlar eşliğinde Hitler Alman Şansölyeliğine atandı. Şubat ayı içinde Almanya’da diğer partilerin organizasyon ve toplantıları yasaklandı, 27 Şubat’ta ise Nazilerin beklediği (ya da beklemekten sıkılarak organize ettiği) Reichstag (parlamento) yangını meydana geldi. Yangını olay yerinde yakalanan, akıl sağlığı yerinde olmayan, geçmişinde kundakçılık hikâyesi olan, histerik Hollandalı genç Marinus van der Lubbe’nin çıkardığı saptandı ve üzerinden çıktığı iddia edilen Hollanda Komünist Partisi kimliği nedeniyle olayın sorumluluğu Komünistlere yıkıldı. Zaman kaybedilmeden Komünist bir ayaklanma olacağı söylentisi yayıldı ve sadece Fuehrer’in bunu engelleyebilecek güce sahip olduğu haberleri medyayı doldurdu. Naziler bu durumu fırsat bilerek ertesi gün 28 Şubat’ta “Reich Başkanlığı Halkı ve Devleti Koruma Kararnamesi” çıkardı. Kararname Weimar Anayasasının temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan 7 bölümünü askıya alıyordu. Bununla birlikte eyaletlerin özerkliği ortadan kaldırılıyor ve Nazilerin politik rakiplerine karşı her türlü antidemokratik girişimlerini yasal hale getiriyordu. Hitler’in Reichstag yangınından “Tanrı’nın yol gösteren işareti” olarak bahsetmesi boşuna değildi. Bu olay demokratik düzenin yıkılması ve totaliter rejimin kurulmasına bahane olacaktı.

7 Nisan 1933’te aryan olmayanları kamu hizmetinden çıkarılmasını sağlayan “Ulusal Kamu Hizmeti Kanunu” çıkarıldı. Bu kanun Yahudi bilim adamlarının Üniversitelerden uzaklaştırılmasının yolunu açmaktaydı. Alfred Kantorowicz hem Yahudi hem de Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesiydi. Avukat kardeşi ile derhal görevlerinden alındılar ve kendileri gibi birçoklarıyla birlikte devlet koruması amacıyla (!) ihtiyati olarak tutuklandılar.

Kantorowicz 9 ay tutuklu kaldı, bunun bir kısmı hapishanede bir kısmı ise toplama kampında geçmiştir. Bu sırada, Almanya’da görevlerinden ayrılan bilim adamları çeşitli ülkelerde üniversitelerde görev almaya başlamışlardı. Eğitimi, gelişmenin ön koşulu sayan ve eğitilmiş kişi sayısı yetersiz olan genç Türkiye Cumhuriyeti’ de bu fırsattan yararlanmak istemektedir. Millî Eğitim Bakanlığının daveti üzerine Türkiye’ye ilk olarak Nöropatoloji alanında çalışan Macar asıllı Yahudi bilim adamı Prof. Dr. Philipp Schwartz ve Cerrah Prof. Dr. Rudolph Nissen eğitim vermek amacıyla gelmişlerdir. Philipp Schwartz’ın girişimiyle 100’ün üzerinde (kaynaklarda 190 sayısı bulunuyor) bilim adamı Türkiye’ye gelmiş ancak Alfred Kantorowicz’in ülkemize gelişi biraz daha sancılı olmuştur.

Schwartz tarafından Mustafa Kemal Atatürk’e sunulan listede Kantorowicz’in isminin üstünün, kendisinin o sırada toplama kampında tutuluyor olması sebebiyle, çizili olduğu görülür. Kantorowicz o dönemde tanınan, ünlü bir bilim adamıdır. Atatürk Kantorowicz’in Türkiye’ye gelmesini istemektedir ve bu amaçla Nazi Hükümetine bir mektup yazar. Fakat bu mektuba iki ay cevap verilmez. Bunun üzerine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras vasıtası ile Almanya’ya nota çekilir ve bu durumun Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne kasıtlı bir hareket olup olmadığı sorulur.  Bu nota sonrasında, Alfred Kantorowicz 48 saat sonra Türkiye’ye gönderilir.

Bu hikâyenin abartılı bir hikâye olduğu düşünülebileceğinden dolayı, bir konuyu açıklamak gerekmektedir. Mustafa Kemal önderliğinde Mondros Mütarekesinin yok sayılıp, Kurtuluş Savaşı ile kurulan ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti, dönemin Almanya’sı ve İtalya’sında ilgi ile izlenmiştir. 1919-1923 arasında Almanya’nın özellikle sağ basınında müttefik işgaline karşı verdiğimiz mücadelenin en önemli dış politika başlığı olarak çok sık yer aldığı görülüyor. Nazilerin siyasi gazetesi Völkischer Beobachter’de “Rol Model olarak Atatürk” başlıklı bir yazının yayınlandığını, yine Adolf Hitler’in Birahane Darbesi nedeniyle yargılanması sırasında Münih’te bir Ankara Hükümeti kurulmasını amaçladıklarını söylediği bilinmektedir. Bu durumun başlıca nedenlerinin ise, Almanların Türkleri silah arkadaşı olarak görmeleri (Üst düzey Nazi kodamanları ve askerler Osmanlı tarafından kendilerine verilen Harp Madalyasını 1945’e kadar takmaya devam etmişlerdi) ve en önemlisi Birinci Dünya Savaşında birlikte çarpışıp, birlikte kaybederken, Türklerin Mondros’u yırtıp atarak yeni bir devlet kurmaları, Almanların ise kayıtsız şartsız teslimi kabul etmeleri olmuştu. Tabii ki Türkiye’de kurulan Ulus Devlet yorumlamasını yaparken, Türk Devrimini kendi hastalıklı düşüncelerine uyduracak şekilde yorumladıklarını, mesela Türkiye ile Sovyet Rusya ilişkilerini görmezden geldiklerini de belirtmeliyim.

İşte Türkiye ve Atatürk’e karşı olan bu bakış açısı, yukarıda Kantorowicz ile ilgili anlatılan olayın anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Benzer bir saygı duruşu, 1934 yılında Berlin’de hayatını kaybeden Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı komutanlarından, o sırada Büyükelçi olarak görev yapan Kemalettin Sami Gökçen’e yapılan görkemli cenazede de görülmektedir.

Kantorowicz, Türkiye’de modern diş hekimliğinin gelişiminde kilit rol oynamıştır. 3 yıllık eğitimi 4 yıla çıkarıp, diş hekimliğini cerrahiden ayırmış, diş hekimliğinin alt dallarını bu eğitim içinde ayrı kürsüler olarak birleştirmiştir. Bununla birlikte, Türkiye’de diğer Fakültelerin kurulumuna yardımcı olarak, yazdığı kitaplarla eğitime olan katkısını arttırmıştır. Kantarowicz’ in Türkiye’de çevrilmiş veya yazılmış kitapları arasında,

Klinische Zahnheilkunde (1924; Klinik Diş Hekimliği),

Diş Tababeti İmtihanı İçin Repetitorium (1938),

Diş Tababeti Preklinik Protez Laboratorium Bilgisi (1940)

Diş Tababeti Şirurjisi (1942/2 Cilt) kitapları bulunmaktadır.

İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye Ziyareti sırasında Atatürk ve İsmet İnönü ile buluşması (Haziran 1934)

Kendisi Atatürk ve İran Şahı Pehlevi’nin protezlerini yapmıştır. Hatta Atatürk’ün protezinden memnuniyetini Pehlevi’ye belirtmesi üzerine, bir gece apar topar Pehlevi’nin protezini yapması için Dolmabahçe’ye götürüldüğü bilinmekte.

2000’lerin başında uzmanlığım sırasında yaşlıca bir hastam olmuştu. Tedavisi sırasında alt çene küçük azı dişinde bulunan bir dolgusunun durumunu sormuştu, bende sadece rengi kararmış dolgunun gayet iyi durumda olduğunu söylemiştim kendisine. Dolguyu yıllar önce İstanbul’da Alfred Kantorowicz’in yaptığını uzun hikâyesiyle birlikte anlatmıştı. İnsanların saygısını kazanmış iyi bir hekimin, yıllar sonra bile hastası tarafından hatırlandığı güzel bir anı olarak her zaman hafızamdadır.

Alfred Kantorowicz 28 Şubat 1912’de Annemarie Hedwig Steinlein ile evlenmiştir. Dört çocuğu olmuştur. Anna Margaretha (Diş Hekimi olmuştur), Erich, Georg Friedrich (Diş Hekimi olmuştur) ve Dorothea Therese’dir (Tıp doktoru olmuştur ve Nobel Ödülü sahibi Hermann Joseph Muller ile evlenmiştir).

Alfred Kantorowicz Uludağ’ın bir kayak merkezi olarak kullanılmaya başlanmasının öncülerindendir. Yine kayak yapma amacıyla Uludağ’da bulunduğu bir sırada 13 yaşındaki oğlu Erich intihar ederek hayatına son vermiştir. Mezarı Şişli Feriköy Evanjelik Mezarlığındadır. 1946 yılında Türk vatandaşlığı için başvurmuş fakat bu başvuru kabul edilmemiştir. 1948 yılında emekli olana kadar Türkiye’de hizmet etmeye devam etmiştir.

1950 yılında tekrar Bonn Üniversitesine katılmış ve burada bilimsel çalışmalarına devam etmiştir. Türkiye’ye en son 1958 yılında gelmiş “Diş Çürüğü Proflaksisi” konulu seminerini vermiştir. 17 Şubat 1962’de Bonn Tıp Fakültesi tarafından kendisine eğitimde 50. yıl ödülü verilmiştir ancak kısa bir süre sonra, 6 Mart 1962’de 82 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

Zorluklarla geçen hayatını birçok ödül, kitap, bilimsel çalışmanın dahil olduğu bir başarı hikayesine dönüştüren, modern Diş Hekimliğinin gelişmesindeki en önemli isimlerden biri olan hocamız ve meslektaşımız Alfred Kantorowicz’in aziz hatırasını saygıyla anmış olalım.

Ülkemize, insanlığa ve mesleğimize olan katkıları unutulmayacaktır. İnsanlığın Naziler tarafından yaratılan terör ve büyük trajedilerden bile pozitif bir şeyler çıkarmış olması, geleceğe dair umutlarımızı canlı tutmaya yardımcı olacaktır.

Not: Yazı boyunca “Bilim İnsanı” yerine “Bilim Adamı” tercihi özellikle yapılmıştır. Ne yazık ki, o dönemde bilim erkeklerin egemenliği altında yapılıyor ve kadınlar birçok alanda olduğu gibi bilim alanında da önemsenmiyorlardı. Marie Curie’nin ve hatta Mileva Maric’in (Albert Einstein’ın ilk eşi) hayat hikâyeleri bu durumun en bilinen değerli örneklerindendir. İnsanlık tarihi İskenderiyeli Bilim İnsanı Hypathia’nın linçi gibi bu tip utanç örnekleri ile doludur. Toplumsal cinsiyet ve İstanbul Sözleşmesi gibi konuların tartışıldığı günümüzde bu duruma da dikkat çekmek isterim. Kim bilir belki bir yazıyı da Kadın Hakları Hareketleri ve Birinci Dünya Savaşı ilişkisi konusunda yazarım… Hayatımızı ülkemizde her gün bir kadının cinayete kurban gittiği gerçeğini unutmadan sürdürelim. Sevgilerimle…

Yazar:  Dr. Dt. Tuncer Karaman, Periodontoloji Uzmanı, Ankara, 4 Ağustos 2020, Güncelleme: 22 Kasım 2023

Share This
COMMENTS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir