Üniversite Kavramı – X

Üniversite Kavramı – X

Daha evvel de değindiğimiz üzere felsefe ve hümanizma kavramlarının varlığı, İslam dininin kurumsal yapısı içerisinde değerlendirilmelidir. Şu halde, etik kadar estetik olgusunun ön plana çıktığı sanat kavramının İslam coğrafyasında ne ölçüde geliştiği konusu ise bu gelişimin felsefe ve hümanizmadan ayrı düşünülmeksizin incelenmesini zorunlu hale getirmektedir. Kurumsal İslam dininin bakış açısından değerlendirildiğinde, felsefe, sanat ve hümanizma olgularının iman algısı ile çatışıyor gibi algılanması ilginçtir. Bu konuyla ilgili olarak, felsefe ile ilgili görüşlerimize yukarıda değinilmişti. Burada konuya tekrar kavramsal anlamda değinmek zorunluluğu vardır.

Akıl yürütmenin gerekliliği sonucu ortaya çıkan “Kelam” İslam Coğrafyasında iki türlü değerlendirilir. Bunlar, söz anlamındaki “lafzi kelam” ve “akılsal/zihinsel kelam” olarak ifade edilebilir. Görülüyor ki aslında akıl yürütme ile ilgili olarak değerlendirilmezden evvel kelam kavramı sadece “isim” bağlamında kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içerisinde, İslam düşünce sisteminde akıl yürütme “itikadi ve hukuki” olarak iki şekilde kullanılmaya başlayınca bir akıl yürütme disiplininin adı olmuş ve bu disiplinin mensuplarına da “mütekellim” denmeye başlanmıştır. İtikadi sözünü özellikle “iman” kavramı ile ayrı düşünülerek değerlendirilmesi gerektiği yolundaki kanımızı burada bir defa daha vurgulamak gerekmektedir. Özellikle IX.YY’da çeviri hareketlerinin hızlandığı Abbasi Devleti’nin yayılma dönemindeki farklı kültürel etkileşimlere değin “bilimsel kaygıdan” ziyade “itikadi endişeler” daima ön planda olduğundan bu anlayış yönetsel plana da yansımıştır. İtikadi endişe kavramına daha sonra “neosufizm” bağlamında tekrar değineceğimiz için burada sadece kısa bir dipnot bilgilendirilmesi ile yetinmek zorundayız.[1],[2] Özellikle İslam Coğrafyası’ndaki bir çok düşünce akımının tartışıldığı temel konunun Kur’an-ı Kerim’in Tanrısal Kelam/Logos anlamında öncesiz/sonsuz veya sonradanlığı sıfatlarının temelinde yapılan tartışmalar başta Mutezile, Eşari, Maturidi düşüncesi ile Hanbeli akımına mensub olanlar ve Fıkıh konusunda bir metodoloji kuran Şafi düşüncesinin yolunu tutanlar arasında görüş ayrılıklarını da beraberinde getirmiştir.[3] Bunun temelinde dikkati çekmesi gereken konu seküler bir din olmasına rağmen “itikadi endişenin” bilimsel düşünce ve bilimsel endişeye yer bırakmayacak kadar zihinleri meşgul ettiği gerçeğinin yadsınmaması gerektiğidir. İşte burada işaret edilmesi gereken en önemli nokta, XIII.YY’dan itibaren Greko Latin dünyada bilimsel endişenin itikadi endişenin önünde yer almasını hazırlayan en önemli dinamik üniversite kavramının oluşumudur. Üniversite kavramının zaman içerisinde gelişmesinde ise feodal sistemin rolü elbette yadsınamaz. Çünkü Greko Latin dünyada, Carolingen Devleti’nin kurucusu Charlemagne’nin ölümünden sonra gelişen siyasal, sosyal ve ekonomik dinamiklerin yarattığı “Derebey”lik ile karakterize “Burjuva-Bourgoise” olgusu İslam Coğrafyasında hiçbir zaman olmamıştır.[4] Bunun doğal bir sonucu olarak göksel karakterli halifelik sıfatını üzerinde taşıyan sultanlar ile üretici köylü arasında sermaye birikimin ana unsuru olan derebeylere, İslam coğrafyasında rastlanmamıştır.  Bu durum, derebeysiz sözde İslam feodalizminde, üretim fazlası, sultan ve onların ön gördüğü yönetici seçkinlerin harcamalarını askeri alana ya da lüks tüketime ve sefahata yönlendirmeleri sonucunu ortaya çıkarmıştır. Derebeyi kavramının oluşmamasının altında yatan temel nedenlerden biri de savaşların ganimet amaçlı yapılması ve devlet hazinesinin tamamen buna bağımlı olmasıdır. Dolayısıyle, kamusal hukuk bu nedenle İslam Düşünce teşekkülü ile paralel olarak ilginç bir aşamaya girmiştir.

Şeyh Bedreddin Semavi

Özellikle 1402 Ankara Savaşı sonrasındaki Şeyh Bedreddin Semavi liderliğindeki etnisite-din farkı gözetmeksizin ortak mülkiyetin emeğe ait bir değer olması savı ile yapılan mücadele daha önce XIII.YY’daki Babai isyanı gibi çok önemli bir heterodoks hak arayışı ve başkaldırı hareketidir.[5] Öyle ki, dinsel-seküler egemenliğin Tanrı adına biricik temsilcisi olan “halife sultanlar” özel mülkiyet hukukunu, Roma İmparatorluğu’nun aksine ya hiç gözetmemiş ya da sınırlı gözeterek “ikta/mukataa” adı verilen sistemi devlet ve hatta kendi siyasal-ekonomik arzuları lehine kullanmışlardır. Bunun sonucunda, gücü sınırlı yönetici elit kesim oluşmuş ancak hiçbir zaman klasik anlamda burjuvazi teşkil edecek şekilde kaleler inşa edip etrafında tarımsal-zanaat üretimi yapacak, belirli bir hanedan genişlemesi hedefleyecek, edimlerini miras bırakacak ticari sermaye birikimi yapan öbeklerin olduğu, merkezden bağımsız güçlü derebeyleri sınıfı yaratılamamıştır. Bu konuya en çarpıcı olarak Kıta Avrupası Germen toplum ve siyasal yapısını örnek verebiliriz. Bu nedenle Almanya başta olmak üzere, geç ortaçağların önce burjuvazi gelişimi ve sonra da askeri-siyasi aristokrasi temelinde oluşan toplum yapısında, üniversite denilen üretim esaslı kurumların yükselişi rastlantısal olarak değerlendirilemez.  Buradan hareketle, bizim kanaatimizce, bu sosyal yapı, önceki bölümlerde de ifade ettiğimiz üzere XIX.YY ‘da ciddi sosyo-politik olaylara damgasını da vurarak mirasını günümüze kadar taşımıştır. Bu nedenle, Greko Latin dünyada büyük katedrallerin hep bu tür burjuvazinin temsilcisi olan meslek korporasyonları sayesinde yapılmış olması gerçeğini yadsımak mümkün değildir. Oysa İslam Coğrafyasında salt bir dinsel sembol olan cami yapımı doğrudan en güçlüden itibaren aşağıya doğru hep yönetici elitin tekelinde olmuştur. Önceki bölümlerde ifade etmeye çalıştığımız gibi bu şekilde bir öykünmeye dayalı olarak, hami ve himaye edilen arasındaki güç tezahürüne dönüşen cami yapımı ve ona eşlik eden medrese yapımı ısmarlama bilgi ve hizmet bağlamında “dine bağlı bilim” anlayışını da kaçınılmaz kılmıştır.

2019 yılında hizmete giren İstanbul Çamlıca Camii.

Bugün bile başta Anadolu Türkiye’si olmak üzere İslam Coğrafyası’nda gücün simgesi olarak, sözde seküler yöneticiler, devasa camiler yaparak halife sultanlardan gelen bu eski ve modası geçmiş geleneği inatla sürdürme gayretindedirler. Yaşanan bu durum ekonomik olduğu kadar İslam Coğrafyasında yüzlerce yıllık burjuvazisiz kutsal yönetici-kul/teba geleneğinin psikososyal bir sonucudur. Ancak yerel yönetimlerde çokça cami yapılması konusunun altında imar ve iskan konusundaki güncel, güncel olduğu kadar kısa vadeli ekonomik rant kaygısı da göz ardı edilmemelidir. Bu ince ayrıntıda bizim asıl işaret etmek istediğimiz husus, İslam Coğrafyasında çokça medrese yapılmasına gayret edilirken, temelinde özgür düşüncenin ve üretim olgusunun yattığı üniversite kavramına müsaade edilmesinin olanaksızlığına dikkat çekmektir. Bunun en temel nedeni, doğrudan doğruya İslam Dini’nin kurguladığı devlet yapısındaki din-tarım toplumu dayatması ve ganimet elde etmek için cihat fikrinin vazgeçilmezliğidir. Bu durumun acı veren tezahürleri, XVIII.YY’dan itibaren en dramatik olarak İslam Coğrafyası’nın egemen gücü Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında yaşanmıştır.

Doğu Roma İmparatoru Heraklius (M.S. 575 – 641)

Bununla beraber, daha önceden hatırlanacağı üzere “hümanizma” için ise “kabile hümanizmi” tabirini kullanmıştık. Öte yandan konunun, genel geçerli kavramlardan ziyade “iman” algısı ile tahlil edilmesi şarttır. Daha önceki bölümlerde iman (Lat.Fide) kavramının, İslam coğrafyasında itikad (Lat. Credimius, İng. Belief) ile yanlış olarak aynı anlamda kullanıldığından söz etmiştik. Bu konuda hemen belirtmek de yarar vardır ki, iman kavramı Greko-Latin bir kavramdır. Tamamen bireyseldir, kişiye özgü ve öznel bir gerçekliktir. Arap paganizminin baskın olduğu dönemden tevarüs ile İslam Dünyasında ise kabile hümanizmi temelinde ve ritüelik birlikteliğin (cemaatle ibadet ve cemat ile gözükürlük) zorunluluğu nedeniyle de “ritüelik eylemlerin birleştiriciliğinin ” imanın bir tezahürü olarak addedilmesi Greko-Latin dünya ile kıyaslandığında çok daha çarpıcıdır.[6] İslam Dini’nin kurumsal yapısında, özellikle bir kişinin imanının olgunluğu ona şahitlik eden cemaatin tasdikine bağlı olmak zorundadır. Bu zorunluluk “ehl-i sünnet ve’l cemaat” mottosunun esasını oluşturmuştur. İman dediğimiz etimolojik kökenine önceden vurgu yaptığımız, yanlış olarak ona eşdeğer olarak itikad ile birlikte değerlendirilen daha çok Antik Yunan felsefesi ve ondan mülhem Greko Latin düşünce sistemine dair olan kavram, cemaat ile paylaşılan ritüelik birlikteliğe gönderme yapan “itikadın” yerini aldığı andan itibaren toplumun yargılaması da “Tanrısal yargılama” gibi algılanıp değerlendirilebilecektir.  Bu  “doğru olan biz ve yanlış olan ötekiler” düşüncesinin sadece aynı kabile ve dolayısıyla cemaatten olanı hoşgörü ile karşılama ve onun günah işlese bile “cezasının tehir edileceği” düşüncesini yaratır ki evrenselliğin bizce temelinde yatan bireysel özgürlüğün bu noktada tasfiye edileceği çok aşikârdır. İşte yukarıda, kurumsal İslam Dini yapılanmasında, niçin olamayacağını tartıştığımız felsefe olgusu yanında, bu izah ettiğimiz bakış açısı san’at olgusunu da dogmatik ve iki boyutlu hale getirmiştir. Aslında bu süreç, Greko-Semitik coğrafya olarak adlandırabileceğimiz, Doğu Roma İmparatorluğu’nun “Hellenizasyonu”nun hız kazandığı Hz. Muhammed’in çağdaşı Bizans İmparatoru Heraklius zamanından itibaren Bizans kurumlarının Arap İslam kültürü ile etkileşimiyle daha da hızlanmıştır.[7]

Şu durumda, İslam coğrafyasında, felsefe, sanat ve hümanizm olmadan bireysel özgür düşüncenin mümkün olamayacağı sınır tanımayan evrensel bilgi üretimi esasına dayanan üniversite kavramının, teolojik temelli medreselerin üzerine çıkamadığından dolayı yaratılamayacağı sonucuna varabiliriz. Öyle ki, monoteistik dinler içerisinde İslam Dini’nin kurumsal yapısı içerisindeki bu durum, İslam Coğrafyası’ndaki düşünce geleneğinin teşekkülü esnasında içerisinde “tev’il” kavramını öne çıkaran, Neoplatonizmden mülhem “İşraki ve Sufi” öğretilerde bile kısıtlayıcı bir etkiyi kaçınılmaz kılmıştır. Bütün bunlara rağmen İslam Düşüncesinde, Ortodoks İslam ve onun mümessilleri olan ulema sınıfı antik Yunan felsefesinden önemli ölçüde etkilenerek evrilmiş olan sufi ve Melami gelenekle hep çatışma halinde olmuştur. Türklerin bu çatışma sürecindeki “geometrik konumları” Araplardan bir hayli farklı bir noktada gerçekleşmiştir. Arap İslam gücünün Horasan ve Maveraünnehr bölgesine yayılması süreci, vergilendirme ve Ortodoks Arap Din anlayışına reaksiyoner kurumlar olarak sufi düşünceyi yücelterek özellikle Tasavvuf kavramını ve onun düşünsel-sistemsel-ritüelik pratiğinin yaratıldığı “kurumsal tarikat” yapılarını yaratmıştır. Bizim kanaatimize göre, bir anlamda konformist olarak da değerlendirilebilecek bu yapılar, temelde Arap İslam yayılmacılığı ve onun şiddet, vergi ve ganimete dayalı baskısından bunalan sınır bölgesi olan bu sahaların merkezle entegresyonunu “sureta İslam kimliği” adı altında kendi sosyokültürel kimliğini özgün bir “gnostik ritüelik” temelde koruma refleksi ile oluşmuş yapılar gibi gözükmektedir.[8] Diğer taraftan, Tasavvuf düşüncesi ve onun kurumsal yapılarına karşı gelişen reaksiyoner düşünce hareketi kimi mutasavvıflar tarafından da salt bir “meşrep” olarak nitelendirilen Melami düşüncesi ile yüceltilerek kendine özgü hale gelmiş ve konformizm yoluna sapmamıştır.[9] Bu konuya, ayrı bir inceleme alanı olduğundan bahsi burada sonlandırarak bir başka çalışmamızda değinmeyi düşünüyoruz. Buradaki tev’il ağırlıklı düşünce sistemi bile mutlak olarak İslam’ın kutsal kitabı Kur’an ile uyumlu olmak kaygısını gütmek zorunda kalsa da, bu yolun mensupları şeriat mahkemelerince yargılanmaktan kurtulamamışlardır.

Öte yandan üniversiter yapının ve anlayışın temelindeki özgür düşüncenin vazgeçilmezi olan sanat, İslam Coğrafyasında dayatılan tasvir yasağı nedeniyle yeteri kadar gelişme olanağı bulamamıştır. Bu durum zihnin, soyut ve yaratıcı yönünün put yapma korkusuna yani dogmatik temelli bir “itikadi endişeye” kurban edilmesi sonucunu doğurmuştur. Elbette put yapma korkusunun İslam Coğrafyasında sosyal psikoloji açısından nasıl bir ayrı kült halini aldığı apayrı bir inceleme konusudur. Burada özellikle, İslam öncesi Arap inançlarının daha sonra İslam dini içerisinde özümsenmediğini kimse iddia edemez. Ancak bir konuya dikkat etmek zorunluluğu vardır. O da, üç boyutlu plastik sanatların Antik Yunan ve Roma devrinde mükemmel örneklerini verdiği halde, insan hayal ve tasarım gücünün Greko Semitik dünyada bir ikonografi yaratılmasında iki boyuta indirgenerek karşımıza çıkması gerçeğidir. En güzel örneklerini mozaik bezemelerde ve fresklerde gördüğümüz bu iki boyutlu tasvir anlayışı daha sonra İslam Coğrafyasında yerini, insan sureti içermeyen ya da olabildiğince az içeren yine iki boyutlu bakış açılı “minyatür ve kaligrafi” sanatına bırakması bir çıkış yolu arama gayreti gibidir.

Michelangelo’nun Musa heykeli (1513-1515)

Bu konudaki kişisel kanaatim, önceki bölümlerde tanımladığımı “matematiğin quadrivium”u (aritmetik-geometri-müzik-astronomi) dediğimiz 4 temel bilimin, doğa bilimleri ve tıp üzerinde üç boyutlu (tri-dimensional) düşünmeye etkisinin başta heykel sanatının gelişimi olarak tezahür ettiği gerçeğindeki rolünün önemidir. Rönesans döneminde özellikle iki boyutlu resim sanatında, fiziksel bir olgu olan ışık ve gölge oyunlarının, üç boyutlu izlenimi yaratan derinlik duygusu ile tuvale yansıtılmasının en somut ve çarpıcı örneklerini Leonardo Da Vinci’nin resimlerinde görmek mümkündür. Zaten resim sanatı yanında bu dönemde yapılan heykellerde tüm anatomik detayların işlenmesi de başta insan anatomisi olmak üzere tıp ve doğa bilimlerinde kaydedilen ilerlemenin tartışılmaz bir kanıtları ve sonucudur. Bu konuda Michelangelo’nun Musa ve Davut heykellerindeki anatomik vasküler detaylar en çarpıcı örnekleri teşkil etmektedir. Rönesans döneminde,  farklı bilim dalları arasında disiplinler arası etkileşimin yarattığı bilimsel tıbbın da heykel ve resim sanatındaki bu hızlı yükseliş ile koşut olarak gerçekleşmesi rastlantısal değildir.

Michelangelo’nun Davud heykeli (1501-1504)

Oysa İslam coğrafyasında minyatür ve hat sanatları gibi iki dal, tamamen iki boyutlu düşünme üzerinde gelişmiştir. Biz bu trajik durumu belki, iki boyutlu soyut düşüncede sonsuzu ve gerçeği arama gayretinin yarattığı zan ve kısır döngünün insan zekâsını kısıtlaması olarak ifade edebiliriz.  Elbette bu durum bilimsel düşünceyi de kaçınılmaz bir şekilde etkilemiştir. Konuyu daha iyi anlamak için Kur’an semantiği açısından bir değerlendirme yapmak bir dereceye kadar yararlı olabilir. Arapça kökenli “san’at” kelimesi yaratma fiilinin karşılığı olarak “san’a” kelimesinden gelmektedir. Anlaşılacağı üzere yoktan var etme anlamındaki tamamen Tanrısal bir sıfat olarak “Halik” kelimesinden türetilen bir fiil olan “halk etme”  kelimesinden farklı bir durum vardır.  Bunun yanında, “ca’elna” olarak Kur’an’da geçen “yapmak” fiilinden de ayrı bir anlam içerdiği akılda tutulmalıdır.  Etimolojik olarak bakıldığı zaman san’at kelimesi bir insani erdem olan ilham ile var etme bağlamında Tanrısallık/İlahi/Divinum da yüklenebilen bir anlam da içermektedir. Kanaatimizce salt putperestlik olarak nitelenen pagan inançlara dönme korkusundan kaynaklanan itikadi endişe, “gölgesi yere düşmeyecek” eserlerin yapılmasını teşvik ile sonuçlanmıştır. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak hat sanatı ve daha sonraki dönemlerde de perspektif içermeyen kompozisyonlardan oluşan mozaik sanatı ancak gelişme olanağı bulabilmiştir. İnsan ve canlıların heykel-yontu formundaki tasvirlerinin yasaklanması,  neoplatonizm kökenli sufi okulları tarafından, İslam Dini’nin en son ve en gelişmiş din olması nedeniyle “tenzih” ve “teşbih” kavramlarını aşması ve tevhid-birlik dini olması nedeninden kaynaklanmaktadır şeklinde “tev’il” edilmişse de,  İslam Coğrafyasında özellikle heterodoks inanç mensuplarında ve kimi tasavvuf okullarında özgün bir ikonografi yaratmaktan da geri durmamıştır.[10]  Ancak sembolik düşünmenin en güzel örnekleri olmasına rağmen, bu çabaların bile maalesef Arap yazısı temelli olduğu da dikkatten kaçmamalıdır. Bu konudaki taassuba rağmen,  Osmanlı egemenliğindeki İslam Coğrafyasında XVIII.YY’da aynaya bakarak kendi suretlerini karakalem ile cesurca resmeden mutasavvıflara da rastlamaktayız.[11] Ancak burada şunu hemen ifade etmek gerekir ki İslam Dini’nin kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’de tasvir yasağı ile ilgili bir hüküm yoktur. Hz. Muhammed’e atfedilen tasvir yasağına ait olan bir hadis ise sadece tapınma eylemi amaçlı bir yasaktır. Ancak bu hadisin yorumu altta yatan “itikadi endişe” nedeniyle tamamen abartılarak asıl anlamından uzak değerlendirilmiştir. Bu itikadi endişedeki aşırılık durumu maalesef, İslam coğrafyasında estetik değerlerin ve sanat olgusunun yolunu kapatmıştır. Zira Arap paganizminde nusub, vüsun ve senem olmak üzere üz türlü put İslam öncesinde mevcut idi.[12] Arap ashabiyyesi de diyebileceğimiz yukarıda adı geçen “kabile hümanizmi” salt bir “itikadi endişe” adına bu dönemi cahiliye olarak niteleyerek kendini inkâr etme noktasına gelmiştir. Ancak tasvir yasağı bahanesi ile soyut hale getirdikleri Tanrısal sıfatları İslam Dini uygulaması adı hatta zannı altında Arap emperyal gücünü de kullanarak ötekileştirdikleri toplum ve kültürlere dayatma yoluna da gidilmiştir. Tıpkı fıkıh konusunda bahsettiğimiz gibi yeni ve en mükemmel olduğunun iddia ve kibrinin kabile hümanizmi ile harmanlanarak sanat kavramı üzerinde de hiçbir eğitsel süreçten geçmemiş kişilerin, aşağıda da tekrar değineceğimiz üzere salt bir itikadi endişe ile mantığa dayalı olmayan çıkarımlarda bulunmaları gibi.[13]  Resim ve heykel gibi sanatların insanlık tarihinin her devrinde doğa bilimlerindeki bilimsel gelişme ve felsefi düşüncenin yükselişi ile koşut olması tartışma götürmez bir gerçektir. Öte yandan tıpkı fıkıh mezheplerinin sadece itikadi endişe aşırılıklarının sonucu profesyonel eğitim görmemiş kişilerce oluşturulduğu gibi ki en önemli tarafı birbiriyle çelişen görüşleri çokça içerir olmaları ve siyasal özellik taşımalarıdır,  resim ve heykel gibi tasvir içeren sanatların da dinen yasaklandığı gibi aşırı yorumlar da sanat ile hiç ilgisi olmayan kimi siyasi çevrelerce yine “itikadi endişe” ile yorumlanmış ve bedeviliğe has aşırılığa doğru yol alınmıştır. Yani özetle “itikadi endişe” kendini ulema olarak niteleyen Kur’an’ın yaratılmış olmadığı savına bağnazca saplanan siyasal erk üzerine etkin olma gayretindeki hırslı bir güruhun siyasal güç endişesi ile bir arada değerlendirilmek zorundadır. Gerçekten de konuyla ilgili birçok müellif, Tanrısal “Halik ve Musavver” sıfatlarının birlikteliğine gönderme yaparak ne Kur’an’da ne de hadislerde resim ve heykele dair kesin bir yasak olmadığı konusunda hem fikirdirler.[14] Ama zaten tüm dünyaya damgasını vuracak bilime ve felsefeye dayalı sofistike bir Arap sanatına İslam’ın ortaya çıktığı Arabistan yarımadasının orta ve güney kesimleri dışında pek rastlanmaması bu görüşümüzü destekler niteliktedir.[15]

Değindiğimiz üzere sanat alanında gördüğümüz bu “itikadi endişe” ile hüküm verme olgusu Arap geleneği ve kültürü ile yakından ilgilidir. Bu nedenle İslam coğrafyasında “ötekileştirmenin bir devlet geleneği” olmasının özünde bu Arap kabile hümanizmine dayalı geleneksel alışkanlık yatar. İslam Coğrafyasında özellikle Emevi döneminde “Arap olan ve olmayan” kavramı İslam dinine mensup olsun olmasın ayrıma tabi tutulmuştur. Bu durum Abbasi döneminde genişlemenin etkisiyle biraz daha esnemekle birlikte devam etmiştir. Çünkü farklı milletler ve inanç sistemleri ile temasın zorunlu kıldığı bir durum ortaya çıkmıştır. Bu sosyo-kültürel ve politik etkileşim asıl mesleği hukuk olmayan eğitimleri sadece Arapça baskın din temelinde olan amatör bir kesimin fakih olarak isimlendirilerek “fıkıh” kavramını yaratmalarıyla sonuçlanmıştır. “Şeriat hukuku” denilen kavram aslında Kur’an’dan ziyade bu farklı kişilerin kurguladığı bir olgudur.  Bu nedenle fakihlerin oluşturduğu ulemanın temsil ettiği “nakli bilgiye” dayalı medrese geleneğinde egemen olan “itikadi endişe” zaman zaman püriten bir karaktere bürünerek hep ön planda tutulmuştur. Mütekellim denilen grup ise tevil ve Kuran’ın yaratılmış olması savlarından dolayı zaman zaman “heretik” olarak bile nitelenebilmiştir. Gelenek adı verilen uygulamalar ile dinselleştirilmek suretiyle bizzat fakihlerin devlet erkini etkilediği bu durum, Kur’an’ın ezeli Tanrı kelamı ve yaratılmamışlığı doktrini bağlamı üzerinden değişmez Şeriat yasalarını (üzerinde tam bir görüş birliği dahi yoktur) uygulayıcısı ulema sınıfının baskınlığını gittikçe arttırmıştır. Birçok defalar dikkatten kaçan bir konu Hz. Muhammed’in devlet başkanı olduğu için peygamber değil, peygamber olduğu için devlet başkanı olduğu gerçeğidir. Bu nedenle, onun ardılları kendilerini “peygamberin vekili mi?” yoksa “Tanrı’nın vekili mi” oldukları konusunda düşünsel ve kimliksel karmaşa içinde bulmuşlardır.

Thomas Carlyle (1795-1881) İskoç asıllı, deneme ve hiciv yazarı, tarihçi ve eğitmendir.

Gerçekten de bu durum gerek Sünni gerek Şia sistemlerinde farklı kavrayışlara neden olarak çatışma nedeni şeklinde karşımıza çıkmıştır. İşte fakihlerin Kuran’ın Tanrı kelamı ve ezeli olması nedeniyle “yaratılmamışlığı” dayatması “Halifenin Tanrı Vekili” olarak mutlak otoritesini tesis ve tek hüküm sahibi olması gibi tehlikeli bir sonucu beraberinde getirerek “keyfiliğinin tartışılmazlığı” çerçevesinde bir “otokrasi” haline bürünerek “kahraman yönetici kültü” olgusunu yaratmıştır. Böyle bir yapılanma ve devlet anlayışı kurumsal olmaktan öte keyfiliğin yolunu açacaktır ki zaten kıta Avrupası’ndaki gibi monarkları sınırlayan burjuvazi olmayan böyle bir toplum yapısında üniversite kavramının teşekkülünü imkânsız olduğu açıktır. Burada ister istemez aklımıza Thomas Carlyle tarafından değinilen kahraman kültünün üniversite kavramının yaratıldığı Greko-Latin kültürde nasıl anlaşılması gerektiği konusundaki net tanımlanmış çerçeve gelmektedir. Kahraman zorla yaratılmaz, idrak düzeyi yüksek ve duygularında samimi olmak yanında istencini ahlak ile beslemek zorundadır. Yönetici hükümran güç, ancak böyle elde edilir ki sonuç olarak o da adaleti tesis eder. Merkezi otoritenin güçlü olduğu Fransa ve İngiltere topraklarına göre Alman topraklarında monarklar ruhbanları sermaye sahibi burjuvaziye göre daha kolay denetleyebilmişler bu da göreceli olarak laik düşüncenin gelişim yolunu açmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu tarafından temsil edilen İslam Coğrafyası’nda ise ulema matbaanın gelişine kadar bilim ve bilimsel düşüncenin profan/la dini alana ait olduğunun farkına bile varamamıştır. Üzülerek söylemek gerekir ki bahsedilen bu gelişim süreci, XX.YY Türkiye’sinde de hala tamamlanmış değildir. Buraya kadar anlattıklarımızdan kolayca anlaşılacağı üzere Anadolu Türkiye’sindeki bu düşünsel altyapı maalesef çağdaş anlamda bir üniversite oluşumuna imkân tanımayacak kadar sert ve dogmatik hatlara sahiptir.

Konunun detayına girmeden evvel biz yine IX.YY’daki olaylara dönerek ve Hallacı Mansur ile İslam düşünce sistemindeki kırılmaya kısaca bir göz atmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Bir sonraki yazımızda bu konu ile ilintisi bakımından, Avrupa kültüründen farklı olarak İslam Dinsel kurumunda sanat ve hümanizma konularının durumuna ve üniversiter yapıya aykırı yönlerine de tekrar değinmiş olacağız.

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzm. Ankara, 11 Eylül 2021

Dipnotlar:

[1]Jane Hathway, Osmanlı Hakimiyeti’nde Arap Toprakları, Çev. Gül Çağalı Güven, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s 265-273, 2.Baskı, İstanbul-2018. 

[2]Kanaatimizce Neosufizm ve Sufizm birbirinden tamamen ayrı kavramlardır. Bu, sadece kronolojik olarak değil “SUFİZM” kelimesinin ifade ettiği öz bakımından da son derece farklıdır. Buna bağlı olarak, Tasavvuf anlayışı ile ilgili klasik sufizm olgusu neosufizm ile birlikte ifade edilmeyecek kadar farklı bir anlayıştır. Neosufizm klasik olarak, ortaçağda Horasan okulunun içinde Emevi Arap İslam zulmüne reaksiyon olarak oluşan kurumsal tarikat adı verilen yapılanmaların temsil ettiği kökenini önemli ölçüde Neoplatonizm’den ve İşrakiyyun düşüncesinden alan anlayıştan apayrıdır. Bir başka değişle Sufizm-Tarikat ilişkisi, XVIII.YY’da Neosufizm-Cemaat ikilisi tarafından klasik Tasavvuf anlayışının Hanbeli kökenli Vehhabi İslam Radikalizminin içinde yok edilerek “nesh” edilmesidir. Bu kelimeyi özellikle kullanmak istememin nedeni “nesih” eski bir yapılanmanın tamamen yok olarak suret değiştirmek suretiyle toplumda kabul görmesi siyasallaşması eski köklerinden tamamen uzaklaşmasını ifade etmek amaçlıdır. Yani Sufizm ve onun konformist kurumu Tarikat kavramları” nesh edilerek” yerini neosufizm ve cemaat olgusuna terketmiştir. Cemaat olgusu da günümüz Türkiye’sinde konformist hale gelerek siyasetle iç içe olmak suretiyle evvelkinden çok farklı bir mecraada yürümektedir.      

[3]Kemal Işık, Mutezile’nin doğuşu ve Kelami görüşleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları LXXVI, Ankara-1967; Mutezile, İslam düşüncesinin teşekkülünde önemli bir aşamadır. Kelimenin kökü “itizal” yani bir köşeye çekilme olup ilk önce düşünce akımlarının temsilcileri tarafından salt bir sıfat olarak kullanılmış gibidir. Daha sonra “Kaderiye” akımı ile etkileşerek Emevilere karşı bir muhalefet hareketi bağlamında da değerlendirilmiştir. Kanaatimce, sanılanın aksine akılcılık akımı olarak da değerlendirilmesi yerinde bir yaklaşım değildir. Bu nedenle ortaya çıkışı ilk önce bir sıfat gibi değerlendirilirse de daha sonraları özellikle Abbasiler döneminde bir düşünce akımı haline gelmiştir. Burada ilginç olan özellikle önceki bölümlerde bahsettiğimiz Ezraki kökenli “hevaric/harici” düşüncesinin büyük günahlar-küfr-iman kavramlarındaki tartışmalarda “muvahhid” olma şeklinde bir orta yol bulmaya çalışmasıyla hatta kaçak güreşmesi ile belirgenleşen bu akım zaman içerisinde Kur’an’ı yaratılmış olarak kabul eden “mütekellim” zümresi tarafından temsil edilir hale gelmiştir. Özellikle Mem’un zamanın da antik Yunan felsefesinden de etkilendiği bilinmektedir.    

[4]Ernest Werner, Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa, s 17-32, Kaynak Yayınları, İstanbul-2014  

[5]Ernst Werner-Hikmet Kıvılcımlı-Nedim Gürsel-Ali Yaman-İsmail Kaygusuz-Yağmur Say-Barış Çoban, Tarih-Ütopya-İsyan/Şeyh Bedreddin, Haz Barış Çoban, Su Yayınları, 3.Baskı, İstanbul-2018.

[6]Montgomery Watt, İslam Düşüncesi’nin Teşekkül Devri, Çev E.Ruhi Fığlalı,s 15-292, Sarkaç Yayınları, 3.Baskı, Ankara-2010;  Özellikle “cemaat ile namaz” ve “zekat” kavramı son derece bağlayıcı hükümlere tabidir. Bunların özellikle “kelime-i şehadet”in  bile önüne geçtiği görülür. Gerçekten de kelime-i şehadet pratik uygulamadaki şekliyle Kur’an ayeti değildir. Muhtelif terkilbler halinde bir anlamda tarikat sistemlerinin “vird” teşkiline benzer şekilde uygulamaya konulmuştur. Öte yandan bir kişinin Cuma namazında 3 hafta üst üste görülmemesi onun hakkında bir hüküm verilmesine neden olabilir. 

[7]Casim Avcı, İslam-Bizans İlişkileri (610-847), TTK Yayınları, s 22-102, Ankara-2018

[8]V.V.Barthold, Müslüman Kültürü, Çev.M.Fatih Karakaya, Ayrıntı Yayınları, İstanbul-2013

[9]Abdülbaki Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler, Kapı Yayınları 479-Tıpkı Basım,6.Basım, İstanbul-2015

[10]A.Yaşar Ocak, Tarihten Teolojiye İslam İnançlarında Hz. Ali, TTK Yayınları, Ankara-2014.

[11]Fasih Dede Galata Mevlevihanesi Postnişinlerindendir. XVII.YY ‘da yaşamış rind meşrep tabir olunan bir mutasavvıftır. Kabri bugün Divan Edebiyatı Müzesi olarak kullanılan XV.YY Mehmet II döneminde yapıldığını bildiğimiz o zamanki adı Kulekapısı Mevlevihanesi olan Galata Mevlevihanesi haziresindedir. Leonardo Da Vinci’ye benzer şekilde ondan yaklaşık bir buçuk asır sonra kendi resmini karakalemle aynaya bakarak yapmıştır. Ayrıca Bkz. A. Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevilik, İnkılap ve Aka, İstanbul 2.Baskı  

[12]Michael Lecker, Pre-Islamic Arabia, Hebrew University of Jarusalem, s 153-170, t: https://www.researchgate.net/publication/316522926, 2010

[13]Hasan Yaşaroğlu, İslam’da Resim ve Heykel Yasağı-Ahmet Hamdi Akseki’nin konu hakkındaki görüşleri, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisi, c 5, Sayı 9, 2016, S 89, A. Gölpınarlı maddesi  

[14] A.g.e

[15] Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu, Çev. Nuran Yavuz, Alfa Yayınları, İstanbul 2018.

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir