Üniversite Kavramı – XII (Tıp Fakülteleri)

Üniversite Kavramı – XII (Tıp Fakülteleri)

3. Üniversite kavramın içerisinde Fakülte kavramının bilimsel Tıp eğitimindeki yeri ve önemi

Bu süreçte bilimsel tıp kavramı aslında tıbbın üç bileşeni olduğu ve bunun da özellikle cerrahi dallarda daha belirgin karşımıza çıktığı konusunu vurgulamak zorundayız. İlk ve ortaçağlarda hastalıkları tedavi etmek amacıyla birçok kişi yetişmiş ve pek çok kurum oluşturularak hastalıkların sağaltımı hedeflenmiştir. Ancak hem Greko Semitik hem de Greko Latin dünyada doğa bilimleri içerisinde değerlendirilmesi nedeniyle yedi temel bilim üzerinde tıp eğitiminin, hukuk ve teoloji ile birlikte ayrı ayrı disiplinler olarak inşa edildiğini hatırlatmakta yarar vardır. Bu durum aslında Kufe ve Basra okullarında antik çağlardan beri kabul edilen genel geçerli görüşler üzerinden hareketle oluşan etkileşim ile Ortaçağ Avrupası’na geçerek, özellikle XII. YY’dan itibaren de hümanizma olgusunun tartışılmaz katkısıyla Greko Semitik gelenekten farklı olarak profan/la dini/din dışı alana taşınma olanağı bulmuştur. Bu sayede XII. YY – XIII. YY’larda bilimsel Avrupa kültüründe, deneysel akılcılık üzerinde bir de gelişen hümanizma akımının etkisiyle özellikle bilimsel tıp olgusu özgür bir şekilde gelişmiş, Ortaçağ entellektüellerinin sayesinde teorik/bilimsel bağlamda çok ciddi sıçrama yapmıştır.[1] Bunun sonucunda farklı meslek dallarının edindiği bilgi ve deneyimlere saygı duyma ve ondan yararlanma adına işbirliği kültürünün zaman içerisinde oluşmasıyla, özellikle bilimsel tıbbın XV. YY ve XVI. YY’dan itibaren kurgulanması, diğer bilim dallarında olduğu gibi “multidisipliner” çalışma kültürünü geliştirmeye başlamıştır. Bununla beraber, tıp, bilimsel tıp aşamasına gelene kadar geçirdiği iç güdüsel, ampirik, büyüsel aşamalarına rağmen temelinde antikiteden tevarüs eden bir felsefi derinliği her zaman koşut olarak barındırmıştır. Bu durum özellikle “bilim felsefesi” kavramının yükselişe geçtiği günümüzde bilimsel tıbbın temelinde hümanist değerleri taşıması nedeniyle daha çok önem kazanmaktadır ve bu gerçek ciddiyetle kavranmak zorundadır. Zira tıp bir bilim olmasının yanında hem zanaat hem de sanat bileşenleriyle bir bütündür. Zanaat olması mesleğin uygulamaya dair bir pratik ve deneyimsel bilgiyi içermesindendir. Bilim olması özellikle tıbbın üzerinde yükseldiği bilimsel bilginin devamlı güncellenmesi zorunluluğunun yanı sıra “uzmanlık ve multidisipliner” çalışma gereğini bünyesinde barındırması yüzündendir. Ancak tıbbın çok önemli bir bileşeni daha vardır ki o da onun bir sanat olduğu gerçeğidir. Burada tıbbın ve tıp eğitiminin Greko Latin üniversite kavramı içindeki temellerinde, hümanizma akımının ve Rönesans döneminin sanat konusundaki yükselişinin önemini yadsıyamayız. Gerçekten de günümüzün genel geçerli görüşlerine göre geç ortaçağlarda, bilimsel tıp entellektüellerin sahip olduğu bilgi ile diğer yandan da çoğu kez hekim olmayan ama sağaltımda pratik deneyimine başvurulan kişilerin bir araya gelerek yarattıkları teorik-pratik bir olgu idi. Rönesans ile birlikte heykeltıraşlık ve resim sanatlarının yükselişe geçmesi teorik-pratik bileşene sanatsal bir boyut katmak suretiyle bambaşka bir yön vermiştir.

Bilimsel tıp, modern tıp değildir!

Önceki bölümlerde, tıp eğitimi ve sorunlarına değinmeden evvel yolumuzun üzerine çıkan sanat, felsefe ve hümanizma kavramlarına daha önce değinilmişti. Tıp eğitiminin temelinde bu üç kavram yeterince gelişkin bir halde yer almadığı ve anlaşılamadığı sürece ne sağaltım ve ne de bilimsel ilerlemede arzu edilen yetkinliğe ulaşılması başta ülkemiz olmak üzere tüm dünya için mümkün gözükmemektedir. Maalesef, ülkemizde üniversite sayısı artırılırken tıp fakültelerinin sayısının da artırılmasına rağmen Türk Tıbbının dünya literatürüne katkısının hala son derece sınırlı olduğu ortadadır. Bu durum diğer bilim dalları için de geçerlidir. Kanaatimizce bu sorunun temelinde “Greko-Semitik” gelenekten İslam Coğrafyasına tevarüs eden medrese geleneğinin sanat kavramındaki yetkinlik bağlamında Greko Latin dünya ile mukayese edilmeyecek kadar yetersiz olması ve İslam Dininin coğrafyasında hümanizmanın değersizleştirilmesi ya da yeterince kavranamaması dışında, felsefeye ve felsefi geleneğe müstehzi bir yaklaşım alışkanlığı yatmaktadır.  

3.a.Tıp Fakülteleri ve sorunlar

3.a.1 Tıbbın bilimsel tarih gelişimi süreci içerisindeki konumu hakkında kısa bir değerlendirme ve kimi kavramsal nedenler;

Özellikle bilimsel tıbbın gelişinin başladığını söylediğimiz Rönesans dönemi, aynı zamanda “bilim olgusu” nun da kavramsal olarak olgunlaşmaya başladığı döneme denk gelir. Bu da diğer bilim dallarının gelişiminin süreciyle paralel ilerlemiştir. Antik çağlardan beri süregelen birçok eğitim modelinin üniversite kavramının oluşumu bağlamındaki önemine daha evvel değinilmişti. Ancak modern bilimsel disiplinlerin bir biriyle ahenk içerisinde ve doğru bilgiyi elde etme yolunda “tamamlayıcı/entegre” eğitim sistemini kurgulaması, Rönesans ile birlikte adeta birkaç asır daha gerektirmiştir gözükmektedir. Aslında bu süreci iyi anlayabilmek, epistemolojik olarak üzerinde durulması gereken önemli kavramlara değinmek ve bu kavramların eğitim felsefesi ile ilintisi de vurgulamak zorunludur. Böylece, bilgiden hareketle “gerçeğin” tanımının yapılması, bunun “üniversite ve fakülte gelişiminde” de nasıl bir kavram olduğunu ve buna bağlı olarak da tıp fakültelerinin ülkemizde içine düşürüldüğü kısır döngüyü daha net ortaya koymak mümkün olabilecektir.

Bilim ve bilimsel bilgi üniversite kavramının ayrılmaz bileşenleridir. Ancak önceki yazılarımızda uzun uzadıya anlattığımız üniversite olgusunu yaratan süreçte günümüzde kullandığımız söyleyiş şekliyle “bilim/scientia/science” olguları XIX. YY öncesine kadar yerleşik hale gelememiştir. Öncelikle keşif-icat-mantık kavramları modern insanın düşünce dünyasında Rönesans sonrası iki asır boyunca birçok sancılı süreci geçirerek oluşmuş daha sonra da bilim kavramı modern insan tarafından yaratılarak üniversite kavramının ayrılmaz bir parçası olmuş, bu da tıp biliminde daha da belirgin hale gelmiştir. Ancak bu süreçte eğitim felsefesinin önemini yadsımak da mümkün değildir. Zira “eğitim felsefesi” bilimsel düşüncenin olgunlaşmasıyla bir felsefe disiplini olarak addedilmiş, özgürlük ve laiklik bağlamında modern ve gelişmiş ülkelerde eğitim politikalarının “bilimsel bilgi üretme stratejisini” de belirleyici unsur olmuştur.[2]

Bu durumda, keşif (Lat. discobere-İng. discovery) ve icat (Lat.inventia-İng.invention) olmadan bilim kavramından bahsedilemeyeceği açıktır. Ancak bu iki kavramın olgu (Lat.facte, İng.fact) kavramından bilim kavramını kurgulaması genel geçerli “dil/linguistik” kullanımını zorunlu kılar. Bu yüzden dikkat edilecek olursa, önceki bölümde, Umberto Eco’nun görüşlerine gönderme yapılarak da israrla önemine değindiği kusursuz dil kavramına bu nedenle değinilmiştir. Gerçek/fact olgusu iyi anlaşıldığı takdirde ancak bilimsel bilgiden bahsedilebilir. Keşif, var olanı ortaya koyan lineer bir eylemdir. İcat ise bu lineer olayı organize ederek özellikle bir ilk olma bağlamında yararlı hale getiren pragmatik bir yönü de olan döngüsel bir eylemdir ki bilimsel bilginin teknolojik üretim yeteneği ile koşut olmasını sağlayacaktır. Bununla beraber keşiften icat yaratabilmek ise “edim/repertere” gerektirir. Bu edim ise deneyim (Lat experiento, İng.experience) olmadan mümkün olmayacaktır.

Roger Bacon, (1214-1292),

Bu deneyimin de kökenlerini başta Roger Bacon (1220-1292; İngiliz bilim insanı, filozof ve Fransisken rahibi. “Deneysel bilim” yolunda çaba harcamış olan Bacon, çağdaş bilimin deneysel yaklaşımının tarihsel bakımdan erken olgunlaşmış bir temsilcisi olarak kabul edilir)olmak üzere Ortaçağ düşünürlerine borçlu olduğumuz kanıta dayalı rasyonel deneysel bilgi ile mümkündür. Daha evvel bu tür bilginin henüz bilimden bahsedilmeyen Rönesans öncesinde “hipotetik ve non-hipotetik” olmak üzere ikiye ayrıldığı konusuna bu amaçla değindiğimizi tekrar hatırlatmakta yarar görmekteyiz.  

Ancak unutmamak gerekir ki mantık bu bilimsel bilgi kavramını yaratırken “gerçek olgusunu” en iyi kurgulayan enstrüman olarak karşımıza çıkacaktır. Biz buna bilimsel bilginin doğruluğu ifade bağlamında “gerçek” kavramına karşılayabildiğini söyleyebiliriz. Bu durumda “de jura” ve “de facto” kavramlarının karşılığı olan hüküm/yargı ve gerçek kavramlarıyla karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Yani bir yanda “belagata dayalı yargı” diğer yanda ise “deneysel bilgiye ve dile dayalı gerçeklik” söz konusudur denebilir.  O halde bilimin ortaya çıkması, deneysel bilginin özellikle görsel algıya dayalı olarak tekrarlayan ve çoğaltılabilen kesin bulgular ile yargıların/hükümlerin muğlaklığından kurtulması ile mümkün olmuştur. Bu aşamalardan sonra “gerçeklik /fact”a ulaşıldığı takdirde yine bunun felsefede olduğu gibi genel geçerli bir dil ile ifadesi bilimsel bilginin yolunu açacaktır. Bu yüzden bir yandan kilisenin dogmalarına karşı güneş merkezli evreni tanımlayan astronomi alanında gerçekleşen ilerlemelerde teleskop çok önemli bir devrimsel enstrüman olmuşsa da mikroskobun icadı da eski Ptolemeus’tan beri mikrokosmos anlayışının çıkış noktası olan kusursuz insan imajının sarsılmasına ve bu alanda algısal gerçekliğin sorgulanarak tıbbın da bilimsel bilgi yolunda bambaşka bir boyut kazanmasının önünü açmıştır.[3]

Dünya’da açılan ilk Tıp Okulu (Gevher Nesibe, Kayseri, 1215)

Özellikle tarih boyunca keşif ve icatlar bu şekilde kendisini göstermiştir. Ancak burada önemli olan Greko latin gelenekte özellikle XVII. YY boyunca görülen deneysel bilgi ve deneyimin ikisinin birlikte araştırıcılar tarafından yüksek ilgi görmesi ve popülarize olmasının temel nedenlerinden birisinin, araştırıcılar arasındaki rekabet olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Burada, sorulması gereken en önemli soru Ortaçağlardan farklı olarak Rönesans sonrası araştırıcılarının sahip oldukları bu rekabet duygusunun altında yatan nedenin ne olduğu konusudur. Zira XVII. YY ikinci yarısında İngiltere’de özellikle Britanya Monarşisinin restorasyonu ve Kıta Avrupa’sında Otuz Yıl savaşlarının bittiği devrede ciddi üretim planında, kıta Avrupa’sı ve Britanya adaları arasında önemli ekonomik kazanımların ön planda olduğu bir rekabet sürecinin bu konudaki etkisi yadsınamaz. Gerçekten de özellikle bu dönem gerek kıta Avrupası’nda gerek Britanya Adalarında keşif ve icatların üretime ve kapitale dönüşüm süreci dünyayı şekillendirmeye başladığı dönemdir.

Ortaçağlarda oluşum süreçlerine değindiğimiz üniversiteler dışında bir takım çevrelerde yapılan uygulamalar adı bilim olmasa da özellikle pratik hayatta daha çok sermaye birikimin önünü açabileceği “icatlar” şeklinde dikkat çekmiştir. Burada, Avrupa’daki gibi burjuvazisi olmayan bizim toplumumuzun, aksine bilginin üniversite dışında, sermaye birikiminin hızlandırılması amaçlı eylemlerde kullanılması fikri son derece önemli ilerlemeler sağlamıştır. Bilimsel keşif ve icat konusundaki rekabetin, önce denizciliğin olmazsa olmazı, kilisenin evren modelinin yıkılması amaçlı ilgi odağı olan teleskobun tetiklediği astronomi alanında iken daha sonraları mikroskobun eksen olduğu tıp alanına doğru kaymaya başlamasının kaçınılmaz olduğu görülmektedir.[4]  Bir kumaş tüccarı olan Leuwenhook ile başlayan mikroskop macerası, Louis Pasteur’ün mikroorgaizmaları tanımlamasıyla bambaşka bir boyut kazanmış, anatomik teşrih çalışmalarıyla XVI. YY’dan beri Abros Parre ve Andre Vessalius’un zanaat ve bilimi birleştiren çabalarının sağladığı bilgi birikimi ile cerrahi bilimi yaratılmıştır.[5]

Elektron Mikroskobu

Artık XX. YY’a gelindiğinde 1953 yılında elektron mikroskobu ve DNA üzerinde yapılan çalışmalar ile de klasik mikroskop ile tanımlaması yapılan bakteri ve parazitler dışında hastalık etkeni olarak “virüs” lerin de varlığının tanımlanabilme süreci tıpta artık bambaşka bir çağ açmıştır. Gerçekten de bugün özellikle kanser alanında yapılan bir çok çalışmalar “onkolitik viral terapi” konsepti esasına dayanmakta, immünoterapi kavramı tıp tarihindeki tartışılmaz yerini almış gözükmektedir. Yaklaşık 220 yıl önce modern tıp eğitimi yolunda önemli adımlar atılmasına, 1935 üniversite reformu gerçekleştirilmesine rağmen son kırk yıldır ülkemizdeki tıp fakültelerinin bu alanda literatüre yön veren çalışmalar konusunda tatmin edici atılımlar yapabildiklerini söylemek, birkaç istisna dışında pek mümkün gözükmemektedir.  

Prof. Dr. Mehmet Haberal (29 Ekim 1944, Rize)

Bu istisnalara verilecek en önemli ve tipik örnek olarak, 1977 tarihinde ilk defa Prof. Dr. Mehmet Haberal öncülüğünde, Hacettepe Üniversitesi’nde başlayan organ nakli ile ilgili çalışmalardır. Gerçekten de dünya çapında çok önemli bir yeri olan bu bilim insanımızın çabalarıyla, konuyla ilgili yasal düzenlemelerin yapılarak toplumsal-bilimsel önyargılar ve gelenekçiliğin 1980 tarihindeki olumsuzluklara rağmen aşılabilmesi ve bir ilkin gerçekleşmesi söz konusu olmuş, bu sayede ülkemizde organ nakli ile ilgili ciddi gelişmeler sağlanabilmiştir.    

Ülkemizde tıp biliminin kimlik kazanması, bir fakülte başlığı altında multidisipliner ilkeler doğrultusunda çalışmaya başlaması, ancak cumhuriyet devrimleri ile gerçekleşen üniversite reformu sayesinde olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mahmut II tarafından 14 Mart 1827 tarihinde kurulan Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane çok önemli önemli bir tıp okulu olmakla birlikte “fakülte” olarak nitelendirilmesinin ancak 1848 yılında 4 mezununun Viyana Tıp Fakültesi yeterlik sınavını geçmesi ile olduğu ifade edilir.[6],[7] Bu konuda Abdülmecid I ‘in gayretlerini göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak bunun gerçek anlamda ne denli bir akreditasyon olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Bununla beraber bu “mekteb” in bilimsel anlamda “facultas/fakülte” olarak genel kabul görmesinin ancak Türkiye Cumhuriyeti Üniversite Reformu sonrası İstanbul Üniversitesi çatısı altındaki işlevselliği ile mümkün olabildiğini söylemek de yanlış olmayacaktır.[8]

Gerçekten de ortaçağlarda ilk kurulan üniversitelerde, sanat fakültesi temelinde yükselen “teoloji-felsefe-san’at” olmak üzere 3 adet fakülte tanımlanmıştır. Bunların “facultas theologorum”, “facultas artium” ve  “facultas descritestarum” olarak isimlendirilmesi dikkate değer. Rönesans döneminde, bilim dünyası XVI. YY’dan itibaren “bilimsel tıp” olgusu ile tanışmaya başlayınca “facultas medicina” ayrı bir disiplin olarak ele alınmaya başlamıştır. Ancak bu durum anabilim dallarıının oluşumunu da içeren uzun bir süreci de zorunlu kılmıştır. Facultas Latince “facilis” kelimesi kökeninden gelir ve kendi kendine yeten-kendisini gerçekleyen/olanaklı anlamlarını içermek amaçlı kullanılmıştır.[9] Aslında Avrupa’daki gibi modern anlamda, tıbbın uygulamalı ve bilimsel yönünü birleştiren bir tıp eğitim sisteminin Selim III zamanında 1805-1812 tarihleri arasında Mühendishane-i Berri Humayun bünyesinde Dimitreşko Meroz öncülüğünde teşebbüs edildiği de ilginç ama bir o kadar da dikkatten kaçan bir ayrıntı olmuştur.[10],[11]Diğer taraftan ülkemizde 30 Aralık 1898 tarihinde Abdülhamid II döneminde kurulan Gülhane Seririyat hastanesi adından da anlaşılacağı üzere yataklı tedavi hizmeti vermek üzere kurulmuş olup, aslında Mekteb-i Tıbbıye-yi Şahane’den mezun olan hekimlerin uygulamalı eğitimlerinin sağlanmasına yönelik bir kurum olmak amaçlı olduğu bilinmektedir. Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin temelini teşkil ettiği iddia olunan ve daha sonra 1924 yılında eğitim amaçlı faaliyetler ile öne çıkan Gülhane Askeri Tıp Fakültesi adını alan bu kurum 2016 tarihinde kimi siyasal olaylar sonrası, T. C. Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilimleri Üniversitesi haline dönüştürülmek suretiyle askeri vasfına son verilerek tamamen sivil anlamda bir tıp fakültesi haline getirilmiştir. Bu nedenle Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin Tıbhane-i Amire ve Gülhane Seririyyat (yataklı klinik) Hastanesi kökenli olduğu zorlama bir yorumla olarak addedilmesi de “Sağlık Bilimleri Üniversitesi” tanımına kavramsal olarak değil daha çok siyasal ideolojik kaygıyla yaklaşıldığı şüphesini çağrıştırmaktadır. Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi kökenleri Selim III ve Mahmut II dönemine kadar götürülebilen Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’nin, daha sonra 1867 tarihinde, Sultan Abdülaziz I döneminde Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye ile birleştirilerek Dar-ül Fünun’a bağlanmak suretiyle bugünkü İstanbul Tıp Fakültesi’nin temeli oluşturulduğu gayet iyi bilinmektedir.

3.a.2.Siyasal nedenler ile Mevzuattan kaynaklanan sorunlara genel bakış

Herkesin bildiği gibi, ülkemizde vakıflar da üniversite kurabilmektedirler, ancak kurulan bu üniversitelerin, T.C. Anayasası ile belirlenen ilkeler doğrultusunda vakıf senetlerini düzenlemesi ve Anayasaya aykırı hükümler içermemesi esastır. Konuya bu açıdan bakmak gereğini durmamızın nedeni, Aristo Skolastiği’ni İslam Akaid’i ile birleştiren aslında tamamen çağdaş bilimsel metodoloji yerine, klasik medrese sisteminin tekrar tesis edilmesi gayretleridir.

Özellikle 1980 sonrasında ülkemizde üniversite sayısının gittikçe artmaya başladığı görülmektedir. Bu sayısal artış ile beraber, üniversitelerimizde nitelik sorunsalı ile karşı karşıya olmadığımızı kimse iddia edemez. Bu niteliksel zafiyet sadece meslek edindirme bağlamında değil, öğretim üyesi yetiştirilmesinde de kendisini hissettirmektedir. Adeta, her İl’e bir üniversite kurulması mantığının temelinde, ülkemizde “üniversite kavramı ve onun temsil ettiği bilgi üretme” olgusunun tam olaraktan ziyade hiç anlaşılamaması kadar, günü kurtarmak amaçlı pragmatik yaklaşımlardır. Burada da çoklukla da siyasallaşmanın, seçim yatırımı odaklı rant sağlamaya yönelik kaygıları etken olmaktadır. Siyasal rantın temelinde de zaten popülizm yatmaktadır.

Gerçekten de günümüzde, yazılı ve görsel medyada hastalar tarafından saldırıya uğrayan hekimlerin sayısının gittikçe artmakta olduğunu görmekteyiz. Bunun yanında hekimlerin birbirine şiddet uyguladığı haberlerine de rastlamaktayız. Diğer taraftan sayıları gittikçe artan özellikle belirli uzmanlık dallarında yoğunlaşan tıbbi yanlış uygulamaya yönelik davalar,  hekimlerin cerrahi dallardan kaçışını hızlandırmaktadır. Bütün bunlar, psikososyal olarak elbette analiz edilmektedir. Ancak altta yatan temel neden, özellikle son kırk yıldır yaşanan ve son yirmi yıldır da gittikçe artan hem genel eğitim hem de tıp eğitimin siyasallaşması sürecidir. Bu siyasallaşma süreci, son kırk yıldır ülkemizde ilk ve orta öğretim düzeyinde “inancı merkez alan” bir dinsel ideoloji ekseninde şekillenmektedir. Burada özellikle siyasal İslam temelli, felsefeyi aşağılayan hatta mantıkla beraber onu gereksiz gören yaklaşım tarzı dikkat çekmektedir. Siyasallaşma, bu yönde oldukça tehlikeli bir şekilde temel eğitimle beraber tıp eğitimini de tehdit etmektedir.

Aslında tıpta mezuniyet sonrası eğitimde özellikle 1982 yılından itibaren başlayan uzmanlık eğitimine dair yapılan, aşağıda da değineceğimiz kimi yasal bazı değişiklikler ile başlatılan bu siyasallaşma süreci, 1990’larda siyasal partilerin genelde aday gösterdikleri bölge milletvekilleri üzerinden yürüttüğü her İl’e bir üniversite açılması (HİBÜP) gayretine neden olmuştur. İşte bu siyasallaşma süreci, bahsedilen olaya koşut şekilde 2000’li yıllardan başlayarak “her yere bir tıp fakültesi”  açılması şeklinde tezahür etmiştir. Bir de bunlara yine siyasal olduğu şüphe götürmez kararlar ile açılması kararlaştırılan, vakıf üniversiteleri ve onlara bağlı kurulması ön görülen tıp fakültelerinin varlığı eklendiğinde sorun içinden çıkılamaz hale gelmiştir. Ancak artan bu üniversite sayısına rağmen, Türkiye’de artık üniversite varlığından bahsetmek, üniversite kavramının önceki bölümlerde değindiğimiz tarihsel gelişim süreci ve dinamikleri göz önüne alındığında söz konusu bile edilemez. Bu sayede, siyasallaşma ve siyasal İslam dayatmasıyla, artık üniversite kavramının içinin boşaltılmış olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Bununla beraber rektörlerin seçim değil de doğrudan atama yoluyla göreve gelmesi nedeniyle büyük ve köklü olduğunu iddia eden üniversiteler de bu siyasallaşmadan maalesef nasibini almıştır.

Tıp eğitimi ve hekimlik mesleği açısından ele alındığında ise özellikle akademik unvanların değersizleşmesi “zaten bir eğitim felsefesine dayanmayan tıp eğitimini” iyice zora sokmuştur.[12] Kanaatimizce, günümüzde “ticari tıp dönemine” girildiğinin en önemli göstergesi de bu olmaktadır. Aslında bu değersizleştirme süreci, 1978’de çıkarılmasına teşebbüs edilen “tam gün yasasına” tepki olarak, 1980 sonrası uzmanlık eğitimi tüzüğünde yapılan değişiklikler ile de yakından ilgilidir.  Bilindiği üzere, ülkemizde tıpta uzmanlık uygulamaları 1219 sayılı 1928 yılında çıkarılmış olan Tababat-ı Şuabat Sanatların Tarz-ı İcraı’na Dair Kanunla düzenlenmiştir. 1930 yılında çıkarılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu daha çok koruyucu hekimlik ve halk sağlığı hizmetlerini ilgilendirir.  Bunun yanında 1219 sayılı kanun 1962 yılında Tıpta Uzmanlık Tüzüğü ile bazı düzenlemeler yapılmıştır. 1974 yılında bu tüzükte bazı genişletici hükümlere yer verildiği bilinmektedir. Ayrıca, 1974 yılından 1981 yılına kadar bu konuda tüzükte her hangi bir düzenleme yapılmadığı da bilinmektedir.

1978 yılında Kazakistan’ın Alma-Ata kentinde, Temel Sağlık Hizmetleri Uluslararası Konferansı sonucunda yayımlanan “Alma-Ata Bildirgesi”temel sağlık hizmetlerinin önemini vurgulamaktadır.

Bu tarihe gelinceye kadar Türkiye’de sağlık alanında olan en önemli gelişmelerin başında, Alma-Ata Deklarasyonu   sonrası 1978 tarihinde, devrin Sağlık Bakanı Dr. Mete Tan zamanında çıkarılan tam gün yasasıdır. Aslında bu yasanın 1961 tarihindeki “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” kanunu çerçevesinde, ciddi hukuki dayanağı olan ve Anayasa’ya da aykırı hükümler içermeyen bir düzenleme olduğu kimse tarafından yadsınmamalıdır.  Ancak, 31 Aralık 1980 tarihinde o zaman ki askeri darbe hükümeti tarafından yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla beraber, o zamanlar bu yasanın hayata geçirilmesi dair çalışmalarda,  ilgi çekici bir süreç yaşanmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden yaklaşık 1 yıl önce Sağlık Bakanı, muhalefetten olduğu kadar, bizzat devrin iktidar partisinin içinden gelen baskılar neticesinde yasadan geri adım atma eğilimine girmiştir. Bu baskının en temel nedenlerinden birisi kanaatimizce, kamu sektöründeki hekimlerin hastanelerde özel hasta bakmaları ya da çalışma saati bitiminden sonra bunu dışarıda yapmalarına dair SSK’yı da arkalarına alarak yürüttükleri kampanyadır.

Yapılan düzenlemeler ile 2547 sayılı YÖK kanunun Madde 3, t fırkası 3. Bendi tıpta uzmanlık eğitimi esaslarını saptama yetkisini T.C Sağlık Bakanlığı’na vermiştir.[13],[14]

(Bu durumda “Tıpta Uzmanlık: Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından düzenlenen esaslara göre yürütülen ve tıp doktorlarına belirli alanlarda özel yetenek ve yetki sağlamayı amaçlayan bir yükseköğretimdir” tanımlaması ile uzmanlık eğitimi hem siyasallaşmış hem de bugün çok eleştirilen “Sağlık Bilimleri Üniversitesi” denilen siyasal erke doğrudan bağlı bilimsel ve yönetsel özerkliği olmayan bir kurguya zemin hazırlanmıştır). Buradaki ifadeler, salt tescilden ve bir belge onanması kaygısından öte, aslında üniversite kurumlarındaki düzenlemelerde de T.C. Sağlık Bakanlığı’nı tam yetkili kılmıştır. Bu durumda tescil ve uzmanlık eğitimi esaslarını belirleyen T.C. Sağlık Bakanlığı, üniversitelerde “yüksek lisansa eş değer” kabul edilen “uzmanlık eğitimi” alanını bizzat denetleyebilme ve görevlendirme yapabilme yetkisine de haiz kılınmıştır. Bu husus 2011 yılında 663 sayılı KHK ile TUK (Tıpta Uzmanlık Kurulu) teşkili aşamasında üniversite ve T.C. Sağlık Bakanlığı eşgüdümü bakımından, özellikle YÖK bağlamında bir takım sorunlara da yol açmıştır. Örneğin Her İl’e Bir Üniversite Projesi (HİBUP) kapsamında, özellikle taşra üniversitelerinin bünyesinde açılan tıp fakülteleri ve Sağlık Bakanlığı hastanelerinin onlara afiliasyonu ile onların bünyesinde verilecek olan mezuniyet sonrası yüksek lisans eğitim programları yeterli öğretim üyesi sağlanamaması nedeniyle TUK tarafından siyasal kaygılarla israrla devam ettirilmiş olup büyüyen sorunlar görmezden gelinmiştir. Bu konu 2547 sayılı kanunun 38.maddesi’nin uygunsuz çalıştırılmasına neden olarak uzmanlık eğitimini de zaafa uğratmış eğitimin kalitesini de olumsuz etkilemiştir.

Öte yandan, 1980 sonrası tıpta uzmanlık eğitiminin yapılan kimi düzenlemelerle siyasallaşmasının sosyal bedeli ağır olmuştur. Özellikle yukarıda da bahsettiğimiz üzere, Sağlık Bakanlığı İhtisas Hastanelerinde verilen tıpta uzmanlık eğitimi, 1982 de yapılan düzenlemelerle YÖK’e bağlı üniversitelerdeki mezuniyet sonrası eğitim sürecinde “yüksek lisansa eşdeğer” olarak kabul edilmiştir. Bunun akabinde Sağlık Bakanlığı İhtisas Hastanelerinden uzmanlık eğitimi almış olan doktorlar da doçentlik sınavına girerek üniversite doçenti unvanı almaya hak kazanmıştır. Artık bu sayede 1990’larda gerek Sağlık Bakanlığı ihtisas hastanelerinden, gerek üniversitelerden yükselen “kısmi zamanlı çalışma yarışı”, doçentlik sınavına girme talebini artırmış sonuçta “akademik ünvanlı doktor enflasyonunu” hızlandırmıştır. Doksanlı yılların ortalarına doğru, özellikle siyasal erkin denetiminde olduğu yadsınamaz olan Bakanlığa bağlı eğitim araştırma hastanelerinde, doçent unvanı alan kimi doktorlar profesör unvanı alabilmek için her türlü yasal yolu zorlamışlar (kendi uzmanlık dalları dışında-yasa buna olanak tanımaktadır-her yasal olan ahlaki midir? Bu elbette tartışılır) ve bu unvanı almışlardır. Son yirmi yılda ise taşradaki devlet hastanelerine afiliye edilen taşra üniversitelerine büyük şehirlerdeki eğitim araştırma hastanelerindeki doçent ünvanlı doktorların, özlük hakkı elde etmeye yönelik ya da akademik yükselme amaçlı talepleri, geçici görevlendirmeye dair ilgili madde tersine işletilerek karşılanmaya çalışılmış, böylece profesör unvanında da ayrıca bir hiperenflasyon yaşanmaya başlanmıştır.

Bu durumda bir de Sağlık Bakanlığı’na bağlı kurulan Sağlık Bilimleri Üniversitesi de Sağlık Bakanlığı bünyesinde çalışan siyasal sisteme yakın olan kimi personelin özlük haklarını iyileştirmek amacına yöneldiği gibi bir izlenim elde edilmektedir. Son günlerde ek gösterge artışı diye yaygara koparılan ve sonra düzenleme yapmak amaçlı geri çekilen düzenleme doktorlar dışındaki sağlık çalışanlarının reaksiyonuna neden olmuş, bu duruma “kıdemli profesör” olmanın sağladığı avantajı yaşayan YÖK’e ve SBÜ’deki doktorlar sessiz kalmışlardır. Dünyanın hiçbir yerinde bu denli çarpık, siyasallaşmış, bilim ve çağdaşlıktan uzak bir üniversite adı altında medrese niteliği taşıyan yapılanma yoktur. Yakın bir gelecekte, cerrahi dallardaki eğitimde yaşanan kalite kaybı, zaten değersizleşmiş akademik unvanlar ile Türk Tababeti can çekişme noktasına gelecektir. Evet, özellikle de bir kısmı yabancı ortaklı özel zincir hastanelerin, kimi tabela üniversiteleriyle yaptıkları afiliasyon protokolleri sayesinde her doktor profesör olacak ve bu değerli akademik unvanın hiçbir anlamı kalmayacaktır. Zaten özel hastanelerde çalışarak, kendi anabilim dalı dışında her hangi bir sağlık alanında örneğin hemşirelik vb. profesör olmayı içine sindiren çok sayıda doktorun varlığı da aslında bu siyasallaşmanın bir parçasıdır. Bu sayede, bilgi üreten değil ancak kullanıcı olmaktan öteye gidemeyen, sadece kongrelerde boy göstermeyi marifet sayan, literatüre katkı değil sadece literatür tekrarcılığı/derlemeciliği yapan, sosyal medyada kürsü başı görüntülerini paylaşarak “bilimi takip eden iyi doktor” olduğun mesajını sağlık sektörüne veren kişiler, “ticari tıp” devrinde büyük bir çığır açmışlardır. Çok değil, 35 yıl öncesinde yarı zamanlı çalışırken, öğrenciye ders vermeleri gereken zamanlarda, çalıştıkları üniversitelerin gücünü arkalarına alarak, özel hastanelerde “para basan” profesörlerin ve devlet ihtisas hastanelerindeki doçentlik gayretinde kıyasıya çatışan doktorların, “bıçak parası” alarak devletin kurumlarında yaptıkları ameliyatlar ile köşeyi dönme gayretinde olanların, tababetin bugünlere erişmesindeki katkılarını da unutmamak gerektiği kanaatindeyiz.

Herhangi bir kişiyi, siyasal partiyi vb. suçlamadan önce, mevcut sistemin sorgulanması daha önce yapılan üniversite reformunun neden kesintiye uğradığının üzerinde son 40 yılın tarihi olayları üzerinde analitik düşünülmesi ve bu ülkenin en büyük hastalığının pragmatizm olduğu öz eleştirisini de yapmak zorunda olduğumuz bir gerçektir. Bu gerçek ile yüzleşmek, her şeyden önce bir samimiyet olup en azından ilerisi için ümit taşıyabilmektir. Bir başka şekilde ifade edersek, pragmatizmin ahlakı olmadığını anlamak da bir farkındalıktır. Unutmamak gerekir ki, bugün gelinen nokta en az 40 yıllık sürecin bir sonucudur. Elbette gelinen noktada herkesin bir sorumluluk sahibi olduğu da unutulmamalıdır.

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzm. Ankara, 20 Ocak 2022

Dipnotlar ve Kaynakça:

[1]Avrupa Tarihi, Norman Davies, Çev,M.Ali Kılıçbay, s 517-519, İmge Kitabevi, İstanbul-1996: Humanizma, ünlü tarihçi Norman Davies tarafından, Rönesans Avrupa’sında yeni bilginin hem müjdecisi hem katalizörü olarak nitelenir. Geniş kapsamlı bir entelektüel hareket olması nedeniyle tüm bilgi ve sanat dallarına yayılmış insan merkezli bir düşünce sistemidir. Davies, Katolik bir filozoftan “Rönesans, Ortaçağ artı insan değil, Ortaçağ eksi Tanrı” sözünü alıntılar. Bu durumda,  geleneksel ve dogmatik her türlü öğretiyi, sorgulamak elbette insana özgü akıl ve şüphe ile başladığından dolayı insan merkezli hümanizm sınır tanımayan bir entelektüel süreç olarak karşımıza çıkar. 

[2]Ahmet Cevizci, Eğitim Felsefesi, Say Yayınları, 8.Baskı, İstanbul-2021.

[3]David Wootton, Bilimin İcadı, Bikim Devrimi’nin Yeni Bir Tarihi, Çev Nurettin Elhüseyni, YKY, 2.Baskı, İstanbul-2020;  Ampirizm ve sensualizmin önde gelen isimlerinden John Locke’un, bu alanda yapılan çalışmaları “kusursuz insan” imajına zarar veren çabalar olarak değerlendirmesi ilginçtir. 

[4]Gerçekten de antik dönem Platon ve ardılları tarafından benimsenen Makrokozmos ve mikrokozmos kavramları insan bedeninin (Corpora Humani) algısal kusursuzluk bağlamında sarsıntıya uğramıştır. Mikroskobun icadı olmasa idi mikroorganizma kavramı anlaşılamazdı. Buna rağmen insan vücudunda “flora” kavramı doku ve organların mikroskobik tanımlanmalarından sonra ortaya çıkmış, hatta Wichov gibi ünlü bir patolog, insan vücudundaki “tractus”larda bulunan  mikroorganizmalardan oluşan doğal flora kavramına karşı çıkmıştır.   

[5]Stephan Mason, Bilimler Tarihi, Çev. Umur Daybelge, TTK Yayınları, s 205-219, 2.Baskı, Ankara-2019;  Bu konudaki katkıların başında Paracelsus da önemli bir kilometre taşıdır. Onun tıp bilimi ve eğitimindeki en önemli katkısı pratik uygulamalar ile mineraller ve elementler bağlamında da olsa teorik uygulamaları birleştiren yaklaşımlarıdır. 

[6]Bu kurumun diğeri adı Tıbhane-i Amire’dir. “Amire” kelimesinden anlaşılacağı üzere, sadece padişahın himayesinde olan bir kuruluş olduğu ortadadır. Daha evvel medrese ve mekteplerin himaye eden ve edilen arasındaki kapalı dere “simbiyotik ilişki” bağlamında değerlendirildiği ifade edilmişti. Bugün bile maalesef İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin kökenini Mehmet II zamanında 1453 yılındaki Şifahane geleneğine dayamak suretiyle ilk ve eskilik iddiasını sürdürmesi, “modern anlamda” varlığını Atatürk’ün Üniversite reformuna bağlı olduğu gerçeğini değiştirmez. 

[7]Massachusetts General Hospital’de genel anestezi altında ilk ameliyat gerçekleştirilmiş, bu ameliyatta ether kullanılmıştır.  Bu tarih göz önüne alındığında tıp ve cerrahi teknikler konusunda vizyon sahibi bilim insanlarımızın ve yöneticilerinin olması ülkemiz ve tarihimiz adına sevindiricidir.  

[8]http://www.istanbul.edu.tr/itf/index.php?option=com_content&view=article&id=622&Itemid=200

[9]Sinan Kabaağaç, Erdal Alova, Latince –Türkçe Sözlük, Sosyal Yayınlar, İstanbul-1995: Facult/as-atis,  araç, vasıta, fırsat, bolluk, yetenek ve tedarik anlamları taşır

[10]Nizam-ı Kadim’den Nizam-ı Cedid’e III.Selim ve Dönemi, Ed.Seyfi Kenan, s 129-163, İsam Yayınları, İstanbul-2010.

[11]https://cerrahpasa.istanbulc.edu.tr/tr/content/fakultemiz/tarihce

[12]Yrd Doç ünvanının kaldırılması bkz; 6 11 1981 de Resmi Gazete 17506 mükerrer sayı ile yayınlanarak yürürlüğe giren 2547 sayılı YÖK Kanunu, m) (Değişiklik: 22/2/2018-7100/2 md.) Öğretim Üyeleri: Yükseköğretim kurumlarında görevli profesör, doçent ve doktor öğretim üyeleridir.

[13]D- Kanun’un 9. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 657 Sayılı Kanun’un 28. Maddesinin Birinci Fıkrasının Son Cümlesinin, 11. Maddesiyle 2547 Sayılı Kanun’un 36. Maddesine Eklenen Yedinci Fıkrasının Birinci Cümlesinin, 17. Maddesiyle 926 Sayılı Kanun’un Başlığıyla Birlikte Yeniden Düzenlenen Ek 27. Maddesinin ve 18. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 2955 Sayılı Kanun’un 32.Maddesinin Altıncı Fıkrasının Birinci Cümlesinin İncelenmesi

[14]Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Madde 8- (1) Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri şunlardır: a) Her türlü koruyucu, teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini planlamak, teknik düzenleme yapmak, standartları belirlemek ve bu hizmetler ile sunucularını sınıflandırmak, bununla ilgili iş ve işlemleri yaptırmak. b) Organ ve doku nakli, kan ve kan ürünleri, diyaliz, üremeye yardımcı tedavi, evde sağlık, yanık, yoğun bakım gibi özellikli planlama gerektiren sağlık hizmetlerini planlamak ve bu hizmetleri sunan kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak. c) Kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kurum ve kuruluşlarına izin vermek ve ruhsatlandırmak, bu izin ve ruhsatları gerektiğinde süreli veya süresiz iptal etmek. ç) Sağlık hizmetlerinin ücret tarifelerini belirlemek veya tasdik etmek. d) Hasta hakları ile hasta ve çalışan güvenliğine yönelik düzenleme yapmak. e) Sağlık kurum ve kuruluşlarının mevzuata, Bakanlık politika ve düzenlemelerine uyumunu denetlemek, gerekli yaptırımları uygulamak. f) Planlama ve standartlar oluşturulması için gerekli komisyonları kurmak. g) Sağlık kurum ve kuruluşları ile hizmetten faydalananlar arasında doğabilecek ihtilafların çözümüne yönelik usûlleri belirlemek. ğ) Geleneksel, tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamaları ile ilgili düzenleme yapmak ve sağlık beyanı ile yapılacak her türlü uygulamalara izin vermek ve denetlemek, düzenleme ve izinlere aykırı faaliyetleri ve tanıtımları durdurmak. h) (Mülga: 4/7/2012-6354/ 20 md.) ı) Sağlık hizmetlerinde kalite ve akreditasyon kuralları belirlemek ve uygulamasını sağlamak. i) Sağlık turizmi uygulamalarının geliştirilmesine yönelik düzenlemeler yapmak, ilgili kurumlarla koordinasyon sağlamak. j) İlgili mevzuat çerçevesinde kişisel verilerin korunmasına ve veri mahremiyetinin sağlanmasına yönelik düzenleme yapmak. k) Tıpta uzmanlık eğitimi ile ilgili iş ve işlemleri yürütmek. l) Sağlık insan gücü planlaması yapmak, sayı ve nitelik olarak ihtiyaca uygun insan gücü yetiştirilmesi için ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmak. m) Mevcut sağlık insan gücünü, kamu ve özel kurum ve kuruluşlar düzeyinde planlamak ve istihdamın bu plan çerçevesinde yürütülmesini denetlemek. n) Sağlık meslek mensuplarının uyum, hizmet içi eğitim, sertifikalı eğitim, görevde yükselme ve unvan değişikliği eğitimleri ve benzeri eğitimleri ile ilgili düzenlemeleri yapmak, koordine etmek, kredilendirme, izleme ve denetimini sağlamak. o) İlgili kuruluşlarla işbirliği yaparak sağlık mesleklerinin standartlarını belirlemek, eğitim müfredatlarının kanıta dayalı olarak güncellenmesini ve geliştirilmesini sağlamaktır.

 

Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir