Üniversite Kavramı

Üniversite Kavramı

Üniversite kavramı güncel olarak sık kullandığımız bir terimin karşılığı olarak dilimize yerleşmiştir. Bu terim genel anlamda yükseköğrenimi ifade etmek için kullanılmaktadır. O halde yükseköğrenim tamlamasının sosyo-kültürel olarak ifade ettiği biçimiyle, görmesi gereken fonksiyonu toplumsal olarak karşılaması ciddi bir sorunsaldır. Üniversite kavramının kısaca tarihsel gelişim süreci içerisinde kesitsel olarak nasıl oluştuğuna kısaca göz atmak kavramsal karışıklığı ortadan kaldıracaktır.

Üniversite Latince bir kelimedir. Etimolojik kökeni itibariyle “universe” kelimesi ile ilintili olup, evrensel olmak gibi bir sıfatın son derece anlamlı bir ifadesidir. Yani genel anlamda bir öğrenim kurumundan ziyade kapsayıcılık ve birleştiricilik gibi çok önemli bir anlam yüklenmiştir. İçinde bulunduğumuz “Solar System”in de yer aldığı birçok yıldız sistemini içeren Galaksiyi kapsayan bir terim olan kâinat kelimesinin karşılığı olarak da kullanılagelmiştir. Antik Yunanca’ da “Sütsü-ya da süt yolu” anlamlarını taşıyan bazen dairesellikle ilintilendirilecek şekilde “Cyclos Galacticos” anlamı yüklenmiştir. Anatomide Latince “galacticos” süt anlamı taşımaktadır. Gerek felsefi okullarda ve gerek ise daha sonra İşrakiyyun ve Sufizm gibi gnostik okullarda süt “keşfi” bilgi anlamında değerlendirilmiştir.

İlkçağlarda Democritos’un Cyclos Galacticos dediğimiz göksel bulutsu görünümün, çok sayıda yıldızdan oluştuğunu iddia ile ifade etmesinden beri Aristo’dan İbn-i Heysem’e ondan İbn-i Bacce’ye kadar yürütülmüş olan teoriler Galile’nin teleskopu da keşfetmesiyle ile yaptığı gözlemlerden sonra “isbata” dönüşmüştür. Böylece, Solar sistem merkezli Herschel ile başlayan ve gözlemlemeye yani görerek bilmeye dayanan bu kavram, 1930 larda Galaksi’nin 360 derece haritalanmasına kadar getirilerek günümüzde de Hubble teleskopu ile daha uzak keşiflere zemin hazırlayan bir realite olmuştur. Bu kısa tarihçe, solar sistem merkezli “universe” kavramının insan merkezli isbata dayalı evrensel bilgiye ulaşmaya model teşkil etmesi bakımından önem arz eder.

Üniversite kavramı tarihsel anlamda değerlendirildiğinde bir eğitim ve öğrenim sistemi olmaktan çok, bir üretim sistemi esasını ifade eder. Konu oldukça detaylı olmakla birlikte esas dikkat çekilmesi gereken konu “üniversite”yi kurumsal olarak doğuran şartların nasıl oluştuğu konusu bu bağlamda önemlidir. Genel olarak eğitim ve öğrenimin vazgeçilmezi olan üniversite kavram ile okul arasında ne fark olduğu sorusu hemen akla gelmektedir. Ayrıca ve bunun doğu ve batı kültüründe bu terim ve kavramların anlam ve koordinatları ise ciddi farklar göstermektedir. Bu konuya değinmeden okul kavramını biraz açıklamakta yarar vardır. Okul dilimizde eğitim kavramının verildiği her kurumdur. Bu anlamda okul kavramı, eğitim adı verdiğimiz resmi bir süreci de içeren kurumsal bir kazanım olarak tanımlanabilir. Ancak eğitim bir ülkede resmi bir okul süreci sonrasında da devam eden bir olgudur.

Modern anlamda üniversitenin kişisel temelde “meslek edindirme” gibi önemli bir amacı bulunur. Üniversitelerin eğitsel yapısı, lisans düzeyinde, ülke gereksinimleri göz önüne alınarak çağın ve dünyanın genel-geçerli normlarına uygun standartlarda bir eğitim kurgusu yapacak şekilde tasarlanır. Şimdi üniversite kavramını bir defa daha tanımlayacak olursak; üniversite meslek edindirme amaçlı olmanın yanında, ulusun bireylerini ve dünya insanlarını refah içinde yaşatacak gerekli bilimsel bilgi edimini sağlamaya gayret eden, bunu yaparken doğru bilimsel metodoloji ile doğru bilgiyi hedefleyen, bu hedefe uygun eğitimci yetiştirmeye özen gösteren kültürel kurumlardır.

Bu kavramın aslında ortaçağ Avrupa’sında şekillenmiş olduğunu söylemek yanlış bir ifade olmaz. Özellikle XIII. YY bu konuda kırılma noktası olarak kabul edilebilir. Bu yüzyıl hem İslam Dünya’sının hem de Batı Dünyası olarak isimlendirebileceğimiz Avrupa’nın en çok etkileşime girdiği bir dönemdir. Bu yüzyıla kadar özellikle Avrupa’da sosyal anlamda statü ve güç kazanımı iki türlü olabilmekteydi. Sosya dinsel yani eklesiastik hiyerarşi içinde veya asalet-soyluluk ile kazanılmakta idi. Özellikle kuzeyden gelen Norman istilaları ile Karolenj dönemi sonrasını takip eden ilk üç yüz yılda Avrupa’da oluşan burjuvazi tedricen emek ile birlikte bir sermaye birikimini başlatmıştır. Bu sermaye birikimi zaman içinde Feodal yapı ve Krallar arasında adeta bir zincirin halkası olmuş Tacı kutsayan Eklesiastik hiyerarşiye karşı Seküler Krallar’ın bir dayanç unsuru olarak yükselmeye başlamıştır.  XIII. YY’da Haçlı Seferleri ve Moğol İstilaları İslam Dünyası’nda ise doğudan batıya çok ciddi göç hareketleri yaratırken feodal yapı ile Dinsel sistem tarafından kutsanmaya dayalı Melik ya da Sultanlar arasında Batılı anlamda bir burjuvazi yapısı yeteri kadar teşekkül etmemiştir.

Oxford Üniversitesi, İngiltere

Batı dünyasında bu yüzyılda burjuvazinin güçlenmesi ile oluşan sermaye birikiminin yarattığı kudret, zaman içerisinde sosyal statü ve gücün eklesiastik hiyerarşi ve soyluluk olmadan da sağlanabileceği düşüncesini doğurmuştur. Gerçekten de o tarihe kadar özellikle Doğu dünyası ile yakın etkileşiminden dolayı “trivium et quadrivium” esasına dayalı kaynağını Antik Yunan ve Roma’dan alan kadim bilimler, din adamlarının kontrolündeki okullarda hem doğu hem batı dünyasında okutulmaktaydı. Ancak XIII. YY’da sosyal statü ve erkin bilgi ile sağlanabileceği düşüncesi oturmaya başladı. Kilise ve Monastik yapı batıda zaten VIII. YY’dan beri eğitim görevini üstlenmiştir. Doğu Hristiyan monastik ve eklesiastik sistemi, batı Avrupa’dakinin aksine kanaatimce “trivium et quadrivium” bazında skolastik esaslı doğrudan eğitim kurumu misyonu yüklenmemiştir. Doğu Roma topraklarının özellikle Anadolu ve Ön Akdeniz bölümlerindeki varisi Arap İslam Dünyası ise VII. YY’dan itibaren gittikçe, tercüme ve tetkik gelenekleri ile bu konulara vakıf olarak keşfe dayalı bir öğreti sistemi oluşturmuş, antik dönem geleneklerinin kılavuzluğunda XIII. YY’a kadar önemli bilimsel eserler vermişlerdir. Ancak, Moğol İstilası ön Akdeniz ve Maveraünnehir’de XIII. YY’da yıkıcı bir etki yaratmıştır.

Buna karşın, yine bu yüzyılın ortalarında, Avrupa’da özellikle, III. İnnocentus döneminden itibaren öncelikle kilise ve papa kontrolünde olmak kaydıyla, özellikle şehirlerde üretim bilgisine dayalı loncalar şeklinde başlayan yapılanmalar dikkati çeker. Daha sonra bu oluşumlar, bilgi üretme bağlamında salt “Quadriviım  et trivium” değil hayatı kolaylaştıracak ulaşım-tarım dışında egemenlik ve yönetsel üstünlük sağlayacak silah teknolojisi bağlamında da teknolojik bilgi ve ürün oluşturmaya başlamışlardır. Bu sayede şehirlerde oluşan özellikle bilgi üretmeye dayalı kentsel sermaye birikimi ile  “üniversite loncası” kavramı doğmuştur. Artık sosyal statü sadece soyluluk ve kilise hiyerarşisi içinde değil bilginin sağladığı ve mali güce dönüşen üretim ile de kazanılabilen bir olgu olmuştur. Durum böyle olunca bilgi artık üretim teknolojileri temelinde insanlara sunulabiliyor olacaktı. İşte bilginin üretilmeye ve ekonomik güç oluşturacak sermaye birikimi yaratabilecek bir güç olmaya başlaması kilise hiyerarşisi ve seküler krallara karşı özerk bir yapı talep etmeye başlaması bu yüzyıllara denk gelir. Mücadele üniversite loncalarının şehirli kültür yaratması sonrası, kilise ve seküler hiyerarşi tarafından tanınması bağlamında başlamıştır. Özellikle Papa III. Innocentus ve IX. Gregory bu özerkliği ilk tanıyan papalar olarak bilinir.

Ankara Üniversitesi DTCF

Doğrusu bilgi üretmek gibi sermaye birikiminde, hem teknoloji geliştirici hem de sınır tanımayan bir eylemin kaynağı olan üniversite loncaları dini ve seküler hiyerarşi arasındaki mücadelede de önemli bir hedef ve kazanılması gereken güç olacaktır. Bu nedenle üniversite loncalarının Ortaçağlardan başlayarak bir prestij ve istihdam kaynağı olması kaçınılmaz olmuştur. İşte günümüzde orta öğretim sonrasında yüksekokul ve üniversitelerden oluşan kurumların “meslek edindirme”ye yönelik olmasının temelinde bu yatmaktadır. O tarihlerde üniversite loncalarında ders veren hocaların seyahat özgürlüğünün olması onlara ciddi bir güç sağlamasını, ülkeler arasındaki rekabeti artırıcı etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Bu bağlamda, Resichersberg de Gerloch’ın “Liber de Aedificio” adlı eserinde “illa magna totius mundi fabrica et quadem universalis officina” derken evreni büyük bir fabrika ve insanları da bir atölyenin çalışanı olarak değerlendirmesi ilginçtir. Görülüyor ki Üniversite düşüncesinin temelinde evrensellik yatmakta, insan ise bunun merkezine yerleştirilerek “Homo Faber” yani hem bilgi hem de teknoloji üreten bir zanaatkâr gibi tanımlanmaktadır. Bu düşünce, zamanla gelenekselleşecek, siyasal ve dinsel erk sahiplerine karşı özerklik mücadelesine girerek, üniversite loncalarından evrilmek suretiyle, Batılı anlamda laik üniversite kurumlarının temelini teşkil edecektir.

Sonuç olarak bir üniversite yapısı, öncelikle kentsel bir kültürel yapıyı temsil eder. Bunun yanında temel hedefi bilgi üretmektir. Üretilen bilgi evrensel olup aynı zamanda evrensel devinime uygun olarak sosyo-kültürel hayatta toplumu ciddi yapıcı değişimlere götürmelidir. Öte yandan ilk hedefi olan, “meslek edindirme” istihdam sorununu çözmeye yönelik olmalıdır. Diğer hedefi ise “vasıflı eğitici” yetiştirmek bu sayede bilgi üretimini devamlı kılacak geleneksel bir kültürel değer yaratmaktır.

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Ankara, 7 Şubat 2020

Kaynakça:

  1. Ortaçağda Entellektüeller. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Türkiye İş Bankası Yayınları. 3.Basım, İstanbul 2019
  2. A History of Civilizations. Fernand Braudel, Penguin Books, Trans. Richard Mayne, London 1993
  3. Avrupa Tarihi Norman Davies. Çev. Ed. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınları, İstanbul 2006
  4. Father of A Continent. University of California Press, California 2004
  5. Ortaçağ Manastır Sistemi: Doğu ve Batı Manastırları. Sema Doğan, Hacettepe Ünv. Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2003,Cilt 20-Sayı 2, s 73-89
  6. A History of Christianity. Diarmaid Mc Culloch, Penguin Books, London England 2009
Paylaş
Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir