Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster

Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster

“Sevmek bir his değil, bir yetenektir. Bir şeye kapılmak değil, bir şeyin içinde olmaktır. Atılacak ilk adım, sevmenin de tıpkı yaşamak gibi bir sanat olduğunu kabul etmektir. Müzik, resim, marangozluk, doktorluk, mühendislik gibi başka herhangi bir sanatı öğrenmek için ne yapıyorsak, sevmeyi öğrenmek için de aynı şeyleri yapmamız gerekir.” Erich Fromm

İnsanlara neyi cennet olarak gördüklerini sorarsanız ve onlar da dürüst olurlarsa her hafta yeni şeyler gelen büyük bir mağaza ve yeni olan her şeyi almaya yetecek kadar para derler. Bugün mutluluk çoğu insan için bir bakıma sonsuz emzirilmenin yarattığı tatminkârlıktır. Şundan bundan veya ötekinden biraz daha içmektir.

Dinamikler ve değerler günümüzde artık an içinde değişiyor. Dev bir borsanın koynunda akıp gidiyor gibi hayat. İnsanlarsa sadece birer veri… Ruhları yok ne kendilerine inanıyorlar ne başka bir şeye, dünyaya katkı sunma kaygıları da yok çünkü dünyanın zemini çok kaygan, değer üretmiyorlar çünkü sadece tüketmek için varlar. Sistem bu akışın dışına çıkmalarına, sapma göstermelerine izin vermiyor.

Sistemin sürekli pompaladığı iki olgu var artık: Biri mutluluk, diğeri ise hayatlarımızın eşsiz ve biricik olduğu …Mutluluğun bize haz verdiği, bunun için de en çok cinsellikten faydalanabileceğimiz algısı dayatılıyor. “Bolca hazza, sevişmeye ve tüketmeye bakın, çünkü siz eşsizsiniz, hayatınız biricik ve siz bunu hak ediyorsunuz, siz buna değersiniz…” diyen bir sistemle bütünleşmiş halde çağımızın insanı. Bir geleceği olmadığı için sahip olduğunu düşündüğü tek şeye tutunmak zorunda bırakılıyor. “An”a… “Şimdi”ye…

İleriye doğru gitmemek, olduğu yerde kalmak, kısaca insanın kendisini sahip olduğu şeylere bırakması, aslında bir rahatlık arayışıdır. Çünkü insan, sahip olduğu şeyleri tanır ve onlarla beraberken rahattır, onlara sıkıca tutunabilir. İnsanlar genellikle bilinmeyene ve tanınmayana atılmaktan korkarlar. Belki adımı attıktan sonra, korkulacak bir şey olmadığı ortaya çıkar ama, harekete geçmeden önce olay bize tehlikeli, bu yüzden de korkutucu gözükür. Eski ve denenmiş olan, güvenlik verir bize ya da en azından biz öyle düşünürüz. Oysa her yeni adım, başarısızlık tehlikesini de beraberinde getirir. İşte bu özellik, insanların özgürlükten korkup, kaçmalarının da en önemli nedenlerinden birisidir.

Modern dünyaya söyleyecek çok sözü olan bir sosyolog, psikanalist, toplum eleştirmeni ve filozof olan, pek çok yabancı dile çevrilen kitapları 30 milyondan fazla satış rakamına ulaşmış bulunan Erich Fromm’un ağırlıklı olarak yaşama sanatı ve sevgi üzerine düşünce ve değerlendirmelerini de içeren bu derlemenin ilk basımı Mart 2023’de “Müthiş Psikoloji” tarafından yayıma hazırlanmış olan “Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster” adlı eserini okudu ve sizler için özetledim ve paylaşıyorum.

Fromm’un bu denli okunur olması ve günümüzde de fikirlerinin yaşamasının en önemli sebeplerinden biri, kuşkusuz eserlerini akademiler için değil, sokaktaki insanlar için de yazıyor olmasındandır.

Fromm’un özetle vurguladığı gibi: Sahip olmak ilkesine göre kurulmuş olan tüm düzenler ve toplumsal sistemler, insanları mutlu etmekten, onları doğru yöne yöneltip, evrimleşmelerini sağlamaktan uzaktırlar, yani yanlıştırlar. Öyleyse sorunun çözümü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın kurtulabilmesi için ilk ve tek şart, “sahip olmak” ilkesinden “olmak” ilkesine geçmektir. Bunu gerçekleştirebilmek; toplumsal düzeni, sosyal, ekonomik ve politik kurumları yenilemek, böylece o toplumdaki insanların “olmak” ilkesine göre davranmalarını sağlamakla olur.

 Kitapta öne çıkan birkaç paragrafı aşağıya aktarıyorum:

*İnsanın kendini sahip oldukları üzerinden tanımlaması, tarif etmesi ne demektir? Sonradan edindiğiniz her şeyi, kişiliğinizin, kimliğinizin hatta varoluşunuzun bir parçası olarak görüyor ve kendinizi sadece bunlarla anlamlandırıyorsanız bir zaman sonra bu noktada işler çok da yolunda gitmeyecektir. Sahip olduğunuz ev, oturduğunuz semt, kullandığınız markalar, arabanızın markası, cep telefonunuzun modeli, unvanlarınız, sosyal çevreniz, işiniz vs. kim olduğunuzu belirleyen unsurlara dönüştüğünde bütün bunları kaybetmeniz halinde çok ama çok önemli, yaşamsal değeri büyük bir soru doğar.

Bütün bunları kaybettiğinizde siz kimsiniz? Artık o semtte oturmuyorsanız, artık o eve sahip değilseniz, isminizin önünde artık o unvanları taşımıyorsanız, artık o model bir cep telefonu kullanamıyorsanız, artık bir aracınız yoksa ve o çok güçlü sosyal çevre aramalarınıza dahi cevap vermiyorsa, sizden geriye ne kalır? Kendinizi hâlâ mutlu, tatminkâr, iyi hissetmeye devam edebilir misiniz?

* Hepimiz bir gün sahip olduğumuz şeyleri kaybedebiliriz. Evimizi, arabamızı, sosyal konumumuzu, işimizi, yaşam standartlarımızı, paramızı, ekonomik gücümüzü, unvanlarımızı, çevremizi, sonradan edindiğimiz her şeyi… Bu ihtimal hep vardır, yadsınamaz. Yaşam son derece akışkan, şartlar anbean değişken… Erich Fromm bu ihtimalin her an söz konusu olduğunu düşünerek aynen şöyle sorgular durumu: “Eğer benim kişilik algım, sahip olduğum şeyleri temel alıyorsa ve ben eğer sadece sahip olduğum şeylerim diyorsam, sahip olduğum şeyleri kaybettiğimde ben neyim ki o zaman?”

Çağımızın insani hayatını kendine göre tasarlıyor insanoğlu… “Bana iyi geliyor” dediği insanlarla ilişki kuruyor, “Bana iyi geliyor” dediği kitaplar okuyor, filmler izliyor, “Bana iyi geliyor” dediği aktivitelerin içinde. Aktivitelerin ne olduğu hiç önemli değil.

* Hayata katkı sunamayan, Olmayı başaramayan, kendini gerçekleştiremeyen, üretemeyen, sevgiyi deneyimleyemeyen, yalnızlık ve ölüm korkusuyla daha da derine çekilerek batan, satın aldıklarını yitirdiğinde bir hiç olacağına bütün varlığıyla inanan, itibarını kendinden değil de satın aldıkları üzerinden inşa etmeye çalışan, yine satın aldıklarıyla başkaları üzerinde yaratacağı algıyı yöneten, sosyal medyadaki görünürlüğüyle saygı ya da ilgi satın alan insan, çoğunlukla öfkelidir.

* Çağımızın insanının gurularda arayıp da bulamadığı şey kendinin Tanrı parçacığı olduğu inancı değil, şu hayatın içinde bir işe yaradığı duygusu ve tatminidir. Çağımız insanının yıkıcı söylevlerinin, linç kültürünün, yok edici eleştiri yaklaşımının, şiddetinin bir nedeni de değer ve fayda üretemiyor, sadece tüketebildiği sürece kendini değerli hissedebiliyor. Ancak sınırsız tüketim kaynaklarına sahip olmadığıyla yüzleştiğinde kendini değersiz ve işe yaramaz hissediyor olmasıyla ilgili. Çünkü Fromm’un da dediği gibi “yaratmayan, değer ve fayda üretmeyen insan yok eder.”

* Yalnızlık, insan açısından çok ürkütücüdür. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve başkalarıyla anlam bulur, kendini de yine başkaları üzerinden tarif edebilir, yerinin ne olup olmadığını da yine başkaları üzerinden belirleyebilir. İnsan, diğerleriyle bir aradayken daha güçlü, daha değerli, daha hayatın içinde, daha işe yarar hisseder kendini. Yalnız insan kendiyle çok barışık, çok mutlu, müzmin ve eğlenceli bir yaşam sürüyor gibi görünüp taşkınlıklara, coşkulara, aşırılıklara kaçarak karşı tarafı ikna etmeye çalışsa da içsel olarak büyük bir yıkım içindedir. Bütün gösterişi ve aşırılığı da içindeki başarısızlık duygusunun görünmemesi, fark edilmemesi içindir. Yalnız kalmış, hayatına birini alamamış, sevilmemiş insan, toplumsal açıdan onaylanmamış kabul edildiği için hem oyunun dışında kalmış gibi hisseder, hem başarısız…

* Otoriter kişilikler yoksun oldukları gücü elde etmek için bireysel özgürlüklerinden vazgeçerek otoriter bir kişiyle ya da grupla kaynaşır. Böylece özgürlüğünü verir, otoriteye boyun eğer. Bir otoritenin gücü ve güvenliği altında onlara ait olmaları koşuluyla var olurlar. Bu kişilikler, kendilerinden daha zayıf olanları ezme ve sömürme gücünü de çatısı altına girdikleri otorite sayesinde elde etmiş olurlar. Bir taraftan otoriteye boyun eğerler, diğer taraftan kendilerinden olmayana ve güçsüz olana karşı güç elde etmiş olurlar. Böylece birbirine zıt iki duyguyu deneyimliyor olurlar. Erich Fromm, politikacıları tam olarak bu şekilde tanımlamaktadır. Üstlerine boyun eğerler, altlarındakilere zulmederler.

*İnsan yalnızlıkla ve çaresizlikle hep karşı karşıya gelir, bu durumla baş edebilmesinin yollarından biri de din ve Tanrı inancıdır elbette. Sevgi ihtiyacını gidermek için Tanrı’nın sevgisine sığınma eğilimi gösterir. Tek tanrılı dinlerde Tanrı kavramı, sevgi, adalet ve doğruluğun kaynağı olarak tanımlanır. Gerçekten dindar olan bir kişi, Tanrı’nın gösterdiği ilkelere inanarak hakikat arayışına girebilir ve yaşam olaylarını bu şekilde anlamlandırabilir. Ancak kimi durumlarda insan Tanrı’ya yüklenen özellikleri farklı nesnelere yükleyerek tapınacak yeni tanrılar edinerek veya bir otorite figürünün boyunduruğu altına girerek bu şekilde çeşitli çağdaş putlar geliştirebilir.

Yazan ve Derleyen: Halit Yıldırım, Antalya, 18 Nisan 2023

Share This
COMMENTS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir