Zeki Müren ve Amerikan Sağlık Sistemi…

Zeki Müren ve Amerikan Sağlık Sistemi…

Değerli Kardeşim, arkadaşım Bekir Metin’in, 45 yıllık sağlık sektöründe birikimi ve sağlık sektörü ile ilgili başta Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere hizmet veren Uluslararası sivil ve resmi kuruluşlarla ilişkileri sayesinde gerçekleştirdiği ve topluma yararı olacağını düşündüğü bu yeni web sitesinde (www.healthworldnews.net) köşe yazısı yazmayı teklif ettiğinde hiç tereddüt etmeden aşağıdaki makalede geçen konuyu anlattım ve bunun ilk yazı olmasını istedim. İyi okumalar…

Efendim zaman zaman okuyoruz,  yabancıların Türkiye’ de mülk edinmeleri bir hayli iştahlı gidiyormuş. TUİK’ in yalancısıyım, son yılda artış %21’i bulmuş iyi mi. Yabancıların mülk ediniminde kentlerimiz birbiri ile yarışır vaziyette imiş. Gazete’nin biri de “Araplar tarafından tercih edilir bir ülke olmanın”  âli mutluluğunu anlata anlata bitiremiyordu. En fazla gayrimenkul alanlar Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt, Rusya ve Afganistan vatandaşları olmuş. Dedim ya TUİK’in yalancısıyım.
İnşaat sektörümüz, (tahtaya vuralım maaşallah) çok iyi büyüyormuş.

Peki ya madalyonun öbür tarafına da bir bakalım mı?
Türk Mahalleleri kurulur olmuş  başka ülkelerde. Huzurun kaçtığını, çoluk çocuğunun geleceğini berrak göremediğini düşünenler toprağını kökünü bırakıp gidiyormuş.
Bir ülke düşünün kendisi ile hiçbir kader  birliği olmayanlara cennet; kederde tasada sevinçte bir olduğu yurttaşlarına cehennem üretiyor…

Şimdi de Amerikan medyasının yalancısıyım:
“Türkiye’de son dönemde yaşanan siyasi kutuplaşma, artan sosyal ve ekonomik endişeler,  terör olayları, ABD’de yaşamak ve yerleşmek isteyen Türklerin sayısında patlama yaratmış. ABD’de yaşayan Türklerin sayısal olarak yarısının yaşadığı New York, New Jersey, Connecticut eyaletlerine son dönemde Türkiye’den büyük bir göç dalgası yaşanırken, diğer eyaletlerde de durum farklı değilmiş. Türklerin en fazla yaşamak istediği eyaletlerin başında Florida yer alıyormuş. Hatta birçok ülkede Türklere emlak bulan emlakçılar bile iyi kazanır olmuşlar.

Ne yaman çelişki değil mi? Birilerinin tercih edip milyon dolarlara mülk edindiği;  birilerinin huzur bulamayıp, gelecek göremeyip terketmek zorunda kaldığı bir ülkeyi yaratmak nasıl bir şey olabilir ki?

1993 yılının 12 ayı Amerika’ da geçmişti.  Philadelphia günlerim: “Amerikan Sağlık Sistemi” araştırma konum. Ne sıkıcı değil mi? Amerika’da benim kısmetime de Amerika’nın sağlık derdi düşmüştü. O sıra  “devlet elini çekmeli sağlıktan mağlıktan ki sistem daha güzel çalışsın” diyenler hiç de az değildi ülkemde. Bu sayı giderek arttı elbette arkadan gelecek “erikçi ve kabakçı” başına gelecekleri bilmeden…!(Sonra elbette erikçi de kabakçı da geldi bağıra çağıra).

Bir öğrenci gecesi. Amerika’da daha ilk haftam. Philadelphia’ daki tüm Türk gençleri o gece orada, yaş ortalamasını yükseltmek üzere ben de varım tabi ki. Bir genç “hoşgeldiniz”  diyor tanışıp sohbete dalıyoruz. Bu genç, oradaki Türk Öğrenci Derneği Başkanı, yıllar sonra görüyorum bir ekonomi dergisinin kapağında büyük bir telefon operatörünün CEO’su (toprak bereketli abi).

Biryandan çevreyi tanımak, biryandan da araştırma konuma bir an önce dalıp çalışmamı bir an önce kolaylama derdindeyim. Araştırma konumu ilgili bulduğum genç arkadaşa sohbet olsun diye söylüyorum. Genç arkadaş, “ben Wharton School’dayım ve Wharton School’ da bir “Health Care Management” departmanı var size çok yararlı olabilir,  hatta Wharton School’un  başında da bir Türk hoca var, O’na da gidip konuşabilirsiniz diyor. Hatta ona da ihtiyacınız olmadan sizin araştırdığınız konuda iki hoca var onlara gidin, araştırmanızı anlatabilirsiniz” diyor. Ee diyorum . Eesi burası Amerika;  “samimi olduğunuzu anlarlarsa size her türlü yardımı ederler, kaynak önerirler, derslerine alırlar” diyor. İşte yararlı mı yararlı bir sohbet diye buna derim.

Benden samimisi mi var bu dünyada. Bu genç arkadaşın verdiği gazla haftanın ilk günü çalıyorum Patricia Danson’ın kapısını. Hani kuzuya rakı  içirmişler de kurdun evini sormuş ya aynen o cesaret  (şu sıra rakı günlerimiz,  Aydın Boysan sen rakıyı içerdin rakı rakılığıyla gurur duyardı; Münir Özkul insan güzelliğinin sinemadaki son örneği.  Güzel insanlar ruhunuz şâd olsun).

Dünyadaki Sağlık Sistemleri konusunda Patricia Danson  master dersleri; Bölüm Başkanı Mark Pauly doktora dersleri veriyor. İkisi de benim amacımı biraz dinledikten sonra hiç ikiletmeden gel katıl, kesinlikle yararlanırsın diyorlar. Ders notlarını satın alıyorum ve aslında bir torba para ile izlenen derslere misafir öğrenci olarak tam dönem katılıyorum. Bende keyif binbeşyüz…

Pensylvania Üniversitesi Wharton School’ da master ve doktora derslerinde korsan öğrenci olduğumu unutup kendimi kaybediyorum, keyfini nasıl unuturum.

Ama dış dünya  da böyle olsa ya keşke…!!

Araştırmayı ilerlettikçe, verileri topladıkça “ne olacak bu Amerika’nın hali diye mecnun olup çöllere vuruyorum kendimi. Unutuyorum memleketin dertlerini, sorunlarını, hani o kadar desem o kadar yani.  Nasıl unutmazsın: o zamanın vaktinde  yani 1993’te 260 milyon nüfusu olan ülkenin sadece ve sadece üçte birinin sağlık sigortası var, öbür üçte birinin ise sigortası var da bir derde merhem değil; kalan üçte birinin ise sağlık güvencesi  hiç yok. Hastalanmak, sakatlanmak yasak, ölmek bile öyle bedava değil. Kısaca üçte ikilik bir nüfus, sağlığının derdinde,  ötesi var mı? Bu da 170 milyon insan eder mi? Eder. Yemişim süper gücü mücü…

Hiç unutmam, Türkiye hakkında hiç fikri olmayan bir Amerikalı arkadaşımla New York metrosunda yürürken yerlerde yatan, kimi yerlerde üzerinden atlayıp geçmek zorunda kaldığımız onlarca “homeless” dedikleri evsiz insanı gösterip “şu insanlarımızın hali ne kötü değil mi, Türkiye’de de vardır mutlaka” diye sorduğunda, ben gayet rahat; “yoo, Türkiye’de öyle sokaklarda yatan kişiler göremezsiniz” demiştim de  “ha demek Türkiye o kadar zengin bir ülke ne kadar şanslısın”  dediğini hiç unutmam. O vakit metrolarımız yoktu metrolarda yatan evsizlerimiz yoktu. O yıl uzun yılların şiddetli bir kışı yaşanmış; sadece Philadelphia’ da kaldırımlarda, bina girişlerinde, mazgal kapaklarının üstlerinde yatan evsizlerden 107’si hayata daha fazla tutunamayıp mezarlık kayıtlarına geçip gitmişti.

Bill  Clington Abi Başkan ama, Fenerbahçe Şampiyon değildi bana göre. Başkanlığa ilk seçilişinde çözeceğim bu sağlık işini demiş ama epeyce bir dirençle karşılaşmış. Her yerde karşısına İlaç lobileri, Sigortacılık Lobileri, Hekim Lobileri ve Hastane Lobileri çıkmış. Başkan olsan ne yazar seni ham yapar bu lobiler.

Yıl 1993.  İlk dönemlerinin sonuna geliyor  ve yakışıklı Bill Abi ve sarışın Hillary Yenge yeni döneme tekrar adaylar ve bu kez seçim kampanyalarının nerede ise tek konusu “sağlık sorununun çözümü”.  Yenge doğrudan ve resmen işi üstleniyor, ülkenin her yanında toplantılar, kampanyalar, kampanyalar…

Bendeki şansa bak, tez  konum için bulunmaz fırsat, cafede, lokantada, müzik dinlemeye gittiğim barda, discoda bile herkes sağlık konuşur vaziyette. Yazılar, araştırmalar veriler önümden akıyor.  Böyle bir ortamda araştırmanın keyfine diyecek yok elbette. Ve diyorum ki Türkiye’ye döndüğümde “devlet elini çeksin sağlıktan, devlet elini çeksin eğitimden ” diyenlere diyeceklerim var. Alın bakın neler oluyor Yeni Dünyada görün.

Sonra ne mi oldu, Yenge işi sıkı tuttu, tüm lobileri karşılarına alma pahasına sıkı bir kampanya yürüttü, Mavi Kartlı “Health Care Management Organization – HMO” adlı Sağlık Yardım Sistemini kurma vaatleri ile  yeniden seçildiler. Ve sistemi de günahıyla sevabıyla kurdular, sonraki yıllarda neler oldu, Türkiye’ye döndükten sonra yeterince izleyemedim doğrusu.

Ha küçük bir not: Öteki sarışın taramalı emlak kralı Trump Abi’ de Başkan olunca Oval Ofiste attığı ilk imzanın, HMO sistemini iptal etmek olduğunu gazetelerden okudum.   

Araştırmanın suyunu çıkardım tabi. Başkaları çıkınında ne getirir Amerika’ dan bilmem ama  ben epeyce araştırma raporu, kitaplar ve “ahan da böyle oluyor o aradığınız özel girişimin fantezileri” diyen araştırma sonuçları ile bavul bavul döndüm. Psikolojide buna söylenen hastalığı bilen yazabilir. Türkiye’de bulduğum her ilgili ortamda anlatmak derdindeyim ki bu kulaklar vaktiyle “sosyal güvenliği de özelleştireceksin” diyenleri bile duyduğu için itiraz edeceksem de sağlam etmeliyim.

Bahar kendini göstermiş, yaza göz kırpıyor; yaprakları pencereme yapışık koca ağacın çiçeklerini  patır patır patlattığını bir sabah gördüğümdeki heyecanı, şaşkınlığı anlatamam. O nasıl bir görüntü ama bir bahar sabahı hepsi cama yapışmış, hepsi kucağımda  pembe pembe çanak çanak manolyolar.

Yorucu araştırmalardan okumalardan sıkılıyorum. Biraz da gezmeli canım. Yahu bizim neyimiz eksik bir de biz Disneyland yapalım diyoruz. Şengül’le atlıyoruz trene ver elini Florida. 20 saate yakın tren yolculuğu keyifli mi keyifli, haritanın doğu yanını yukarıdan aşağı sıyırıp iniyoruz. Aklımızda üç gün var bir gününü Disneyland’a ayırıp çocuklaşacağız, diğer iki gününü de Universal ve MGM Film stüdyolarının her biri birer günde bitmeyen gezilerine ayıracağız.

Cebimde kimlik olarak kullandığım sürücü ehliyetim ilk kez orada işe yarayacak. Bir araba kiralıyoruz. Arabasız tuvalete gidemez altına edersin denilince anneannemin deyimiyle meezmur araba kiralıyoruz. Bir ara nedense Şengül arabanın plakasına bakıyor, yahu keşke araba kiralamasaydık diyor. Neden diye sorunca da okuyan kadının hali başka olur ya, dökülüyor inciler. Türkiye’de Nokta Dergisi haber yapmış, Florida’ da kiralık araba şirketleri sadece tek seri plaka kullanmakta imiş (ve onu da sanırım “M” olarak hatırlıyorum), bu seriyi taşıyan plakaların soyguncu çeteleri için bulunmaz av fırsatları yarattığını sonra da bir bir anlatıyor Şengül.

Sonra ne oluyormuş? Amerikan gerilim filmlerindeki o çirkin arabalı iri kıyım katil kardeşler kaza süsü vererek yanaşıp önce arkadan şöyle bir dokunuyor  sonra “aa kaza oldu inip bakalım” dediğinde olanlar oluyor. Temiz bir soygun, sonra da kısmetine ne düşerse;  silahla vurulma veya arkadaki arabanın üzerinizden geçmesinden mütevellit Orlando adli tıp kurumuna konu kadavra vaziyetleri…

Bu şekilde o yaz çözülememiş 16 kadar cinayet gündemde iken biz “müstakbel kurban” plakalı bir araba kiralayıp tırım tırım Florida otoyollarına salıyoruz kendimizi. Abi Disneyland’ ın adrenalin üreten oyuncaklarına ne gerek var  biz adrenalinin içinde yüzüyoruz. Ve üstelik de dedim ya ilk kontak açma tecrübesi ile arabanın farı nereden yanar, kornası nereden çalar ona bile bakmadan sadece bizi gezdirme fonksiyonunu biliyoruz.

İlk akşam, hava yeni kararmış kırmızı ışıkta ilk arabayız, yeşili bekliyoruz. Kavşakta tam karşıdan gözümüze doğru bir ışık tutuluyor. Sonra bir daha tam gözüme nişanlanmış ışık birkaç kez yanıp sönüyor. Angara bebesi öyle ışıklı işaretlere gelmez deyip, bir sellektör çakıyorum karşıya. Sonra o bir daha, ben bir daha. Bekliyorum. Karşıdan kasabanın şerifi edasıyla elindeki feneri sallaya sallaya gelen bir polis. Abicim Amerikan Polisi ile işin olmayacak denmişti bana. Eee şimdi ne krema yiyeceğiz bu iri kıyım herif niye geliyor bize doğru? Elinde muhtar amcanın yarım metrelik el fenerini sallaya sallaya gelen polisin karanlıkta parlayan beyaz dişlerinin arasından nazikçe “head light” dediğini anlıyorum. Farı açmayı unutmuşuz ya la !!. Şimdi olsa “sizin seri katillerden kendimizi gizlemek için farsız dolaşıyoz abi” dermiydim bilmiyorum. Biraz ilerde durup sağını solunu bir iyice kurcalayıp araba ile iyice tanış oluyoruz.

Siz, hayatınızda kandırıldınız mı hiç? Peki, sizi kandırana üste para verip “beni nasıl kandırdın hele bir anlat”  deyip kandırılma maceranızı sorduğunuz oldu mu?

Bizimkini biraz ona benzettim. Hadi Disneyland neyse de film stüdyolarında,  banyo leğeni kadar suda tarihin ünlü savaş filmlerini nasıl çevirdiklerini,  o oyuncak gemilerle bize hangi filmde hangi dehşetleri yaşattıklarını; lastikten muşambadan yaptıkları elimizi dokunduğumuz köpek balığı ile bizi koltuklarımıza yapıştırıp kıçımızın terlemesine yol açan Jaws’ı ballandıra ballandıra anlattıklarını buna benzetiyorum. Bunları yerinde öğrenmek için bir de üste para veriyoruz iyi mi?

Biraz biraz kamçılı adamın filmini yapan stüdyoyu hatırlıyorum onlar biraz daha delikanlı çıkıyor. Bir küçük havaalanı görünümünü aynen kurmuşlar.  Tribünlere diziliyoruz, başlıyor tantana bulgur;  birileri kaçıyor, silahlı adamlar kovalıyor, ateşler, bombalar patlıyor, bir cip gözümüzün önünde patlayan bomba ile havaya uçup ters dönüyor alev alıyor. Kalkışa hazır pervaneli uçak alevler içinde. Ortalık Kel Ali’nin bağı misali darma duman biz çıplak gözle izliyoruz. Biraz sonra takla atan cip düzeltiliyor, ortada ne alev ne toz ne duman her şey başa dönüyor, biten bir gösteri amanın da Amerikan Sineması sen bizim her şeyimizsin.

Üç günlük Orlando macerası yeterince yoruyor, keyif almadık desek yalan olur, gezdik tozduk, yetenekli adamlar çalışmış yapmış. Ben bir yalan uydurdum gelin size anlatayım diyerek bir daha aldılar ya paramızı.

Ama artık üçüncü günün akşamı otele dönüş yolunda hem iyice yorulmuş hem de iyice acıkmış halde gözümüz bir lokanta cafe her ne ise onu arıyor. Küçük çaplı bir çarşının önünde park ediyoruz. Bu çarşı küçük de olsa imdadımıza yetişiyor. Hani ne olsa yiyecek durumdayız. İçeride menüsünü kendimize yakın bulduğumuz bir hamburgercide bir masaya geçiyoruz. Toplamda sadece 2-3 masa müşterisi var.

Orta yaşlarda kadın garson menüyü koyuyor önümüze, ama yüzünde öyle Amerikan coğrafyasında alışık olduğumuz gülümseme ya da  ilgiden eser yok.  Yorucu bir iş,  biliyoruz her zaman güler yüz olacak değil ya. Bak bizim de turşumuz çıkmış yorgunluktan. Menü bize çok uygun, seçip siparişimizi veriyoruz ve sonra Şengül’le günün kritiklerine dalıyoruz hafiften. Neler gördük, neler yaptık, o hangi filmdeydi falan filan.

Kadın garson o sıra bir yandan masaları topluyor. Biz ise ertesi günün yola çıkış planlarını konuşuyoruz.

Yanımıza hafifçe yaklaşan kadın “Siz Türk müsünüz” diye soruyor. Bir an bıçakla kesilmiş gibi duruyor sohbet. Evet diyorum ya siz? İranlı’ yım diyor. O da eşim diyor tezgahta bize hamburger köftelerini pişirmekte olan adamı gösterip.

-Aa ne güzel memnun olduk diyorum…

(Benim canım aptalım, nesi güzel? Neye memnun oldun?)

Sorsana;
“Hanımefendi Siz hiç de öyle masa silecek, şımarık turist çocuklarının sağa sola saçtığı ketçap mayonez kutularını eğilip toplayacak birine benzemiyorsunuz. Siz olsa olsa bir sanatçı, akademisyen, bir bilim insanı falan olmalısınız… Doğru mu? ”  diye sorsana. “Sonra eşiniz, o da tıpkı sizin gibi ızgara başında hamburger köftesi pişirecek birine hiç benzemiyor ” diye sorsana.
Bunları soramıyorum.

Kadın ortalığı temizlemeye devam ederken, Şengül’ le aramızdaki sohbetin konusu artık “İran”. İran’ daki molla kıyımından kurtulup canını buralara atan, İran’ın en gelişmiş ve değerli, aydın, entelektüel,  nasıl derler kaymak nüfusunun nasıl her bir yana dağıldığını konuşuyoruz aramızda. Philadelphia’ daki küçük pasajlarda, kimi zaman kenar mahallelerde küçük esnaflık yapanlar… hep aynı görüntü…

Kadın iki tepsi ile kocasının hazırladığı yiyeceklerimizi getiriyor. Ben batmaya hazır gemi gibi deliklerimden su almaya teşneyim artık;

-Konuşmalarımızdan anlamış olmalısınız Türk olduğumuzu diyorum,

O hiç başka bir cümle kurmaya gerek duymadan;

-“Zeki Müren” diyor.

Şengül’ le birbirimize bakıyoruz. Hüznün kaynağındayız.

– “Zeki Müren’i tanıyorsunuz  …”  diyorum.
-“Hem de çok” diyor. “Evimizde Zeki Müren’i çok dinlerdik, bizde çok plakları vardı, bizim ailemiz O’nu çok severdi” diyor.

“di-li geçmiş zaman” hicran olur ya bazen, her “di” kurşun gibi saplanır.

Kenara koyduğumuz tepsileri aynı ağır hareketlerle toplarken, zarif ama mutsuz çehresini gizlemeye çalışan haliyle mutfağa doğru yöneliyor. Tabakları, tepsileri toplayışı ne bir  garson ne de bir ev hanımının tarzına benziyor, başka bir tarz ama çözemiyoruz.

Biz önce birbirimize bakıyoruz, sonra da bir kadına bir adama bakıyoruz tekrar. Adam ızgara tezgahını fırçalıyor, ağır ağır, düşünceli ve sadece önüne bakan yüzüyle.

Geçmiyor o hamburger boğazımızdan. Kadının acem güzeli gözleri de olsa mutsuz çehresi, kocasının esmer yakışıklı yüzü ve  Zeki Müren.  O “di-li geçmiş zamanlar” alıp götürüyor açlığımızı. Geçmiyor, geçemiyor lokmalar, yumruk olup diziliyor boğazımıza. Hadi bir şarkı gelsin aklımıza diyoruz ama tüm Zeki Müren şarkılarını unutuyoruz birden hepsi yok oluyor.

Yıllar sonra bir yakınının izini bulup, birkaç gün önce öldüğünü  öğrenmek gibi; varla yok gibi; hem yakınsın hem uzak gibi; dilleriniz farklı ama senden gibi; yıllarca uzak durmuşsun ama o senden sen ondan gibi. Nasıl bir his bu?

Doyumsuzca çektiğim fotoğraflarımı bastırdığım çarşıdaki küçük esnaf İranlı’lar; fotoğrafçının yardımcısı; yandaki İranlı çiçekçi geliyor aklıma, derin bir kültürden gelmiş aydın yüzler;  ama buruk, mutsuz insanlar.

Tam 24 yıl geçti o günden bu güne…. Ne zaman Disneyland desem, Şengül;
-“Ben o kadının yüzündeki hüznü hiç unutamıyorum” diye cümleye başlar. “Ben o kadının yüzündeki hüznü hiç unutamam”…İkimiz de unutamadık. O kadının servis yapan halini, kocasının köfte ızgarası başındaki ızgaraya düşmüş yüzünü unutamıyoruz.

Bu güzel coğrafyadaki her bir ülke, zaman zaman kısmetinde bu hüzünlerin derin  izdüşümlerini yaşadı. Kimileri yalanları gerçek gibi satan ülkenin filmlerdeki ustalığını gerçek yaşamda da gördü. Ama ne yazık ki o filmlerde rol alma sırasında olan figüranlar hiç bitmedi. Platolarda büyük gişeler bekleyen iddialı filmler çevrilirken, arkadan yeni projelerin senaryoları filizlendiriliyordu.

Ne yaman çelişkidir ki, o platoların ülkesi yine sığınılacak en emin liman olarak görülüyordu. Geride ancak yaşanınca anlaşılacak bir sancı. Bırakın kendi kültürünü özlemeyi;  komşunun kültürünü, şarkısını, şarkıcısını bile özlemek nasıl bir sancı olmalı.

Kır çiçekleri toplarız ya kimi zaman, en güzel vazoya, en güzel toprağa yerleştiririz;  önce kokusu sonra renkleri kaybolur, düşer ya boynu.

İran’da şu sıra olan olayların gerçek kaynağını okuyoruz bu günlerde. Birileri mi karıştırıyor yoksa bir özgürlük mücadelesi mi? Aydınları tarumar olmuş  bir ülkeye bak. Kökünden kültüründen kopup, sığınmacı olmak nasıl bir duygu olmalı…

“Param var, pasaportum var, vizem var, bana dokunmaz diyebilir misiniz; biz gidersek veya çocuklarım giderse kurtulurlar”  diyebilir miyiz? Köklerin, saçak saçak; anıların, acıların, yumak yumak geliyor ardından.

Birçok ülkede Türk mahalleleri oluşuyor artık öyle mi?
Bir yanıyla yaşadım. Sokakta birbirine söven boyacı çocukları, sokakta yere tükürenleri; pazarda sinirini bozan esnafı; bazen sinirlerini bozan dolmuş şoförünü, belediye otobüsünün itiş kakışını; simitçiyi kovalayan belediye zabıtasını bile özlemenin ne olduğunu anladım o yıl. Nasıl bir şeydi toprağa ait olmak, ya nasıl bir şeydi kökünü arkada bırakıp gitmek. Ya gitmek gerçekten “gitmiş olmak” mıydı?

“Kariyer yapsın yavrum, biz çektik o çekmesin, kurtulsun bu ülkeden” cümleleri tanıdık geliyor mu?
Ya onca fedakârlıkla uzak uzak yerlere gönderilen, hayatının en körpe çağlarında, bir eli yağda bir eli balda olsalar bile gençlerimizin sık sık yaşama havlu atışı da tanıdık geliyor mu? Hatta çok iyi eğitimler alıp hayat merdivenlerinin yolunu tam bulmuşken  “benim hedefim bu değildi, ben başka iş yapmak istiyordum” gibi gerekçelerle ülkeye dönmek isteyen gençler tanıdık geliyor mu? Sakın bir yuva sıcaklığını, annelerinin köfte-patateslerini, babalarının omzunu, yaşadığı sokağı, caddeleri, kendi kültürlerini özlemiş olmasınlar?

Huzuru başka topraklarda aramak ya da kendi toprağımızı huzura kavuşturmak …Tercih bizim elbette. Elbette kolay değil ama imkânsız mı yaşadığımız yeri cennete çevirmek… Nazım misali; 70’inde zeytin dikmek misali; öyle çocuklara kalacak diye değil inadına umudu yeşertme adına kendin için misali; elbette çocuklara, torunlara, güzel bir dünyaya  kalacağını hesaplamadı mı Nazım? Uçak kuralı gibi, kabin basıncı düşmüşse (kasten de birileri düşürmüşse)  maskeyi önce kendine sonra kucağındaki bebeğe takmak tam da bu değil mi.
Umudu soldurmadığımızda kendi toprağımıza açmaz mıyız en güzel renklerimizi;  o körpe çiçekler kendi toprağına salmaz mı en güzel kokularını…
Umutla, sevgiyle kalın.

Salim Koç
Bu yazı Ankara, 15 Ocak 2018’de kaleme alındı.

Batmayan Güneş Zeki Müren ile Söyleşi (Youtube)

Zeki Müren Kimdir?

Zeki Müren, 6 Aralık 1931 tarihinde Bursa’ da doğdu. İstanbul Boğaziçi Lisesini birincilikle bitirdi. Olgunluk imtihanlarını pekiyi dereceyle verip İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine (şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi) girdi. Yüksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu.

1950 yılında henüz üniversite öğrencisiyken TRT İstanbul Radyosunun açtığı ve 186 adayın katıldığı solist sınavını birincilikle kazandı. 1 Ocak 1951’de, İstanbul Radyosunda canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi.

İlk sahne konserini 26 Mayıs 1955 tarihinde verdi. 1976’da Londra’daki Royal Albert Hall’da konser vererek bu mekânda sahne alan ilk Türk sanatçı oldu. 600’ü aşkın plak ve kaset doldurdu. 1991 yılında Devlet Sanatçısı seçildi.

Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı nedeniyle hayatının son 6 yılında sahne hayatından ve medyadan uzak kaldı. Bodrum’daki evinde inzivaya çekildi.

24 Eylül 1996 günü, TRT İzmir Televizyonunda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Bursa Emirsultan Mezarlığı’na defnedildi. Vasiyetinde tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı ve Mehmetçik Vakfına bıraktı.

Paylaş
COMMENTS

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir