Kadın sünnetine dair…

Kadın sünnetine dair…

Kadın sünneti… Adı bile insanın içini burkuyor. Çünkü “sünnet” kelimesi, kültürel ve dini çağrışımlarla toplumda normalleştirilen bir pratik gibi algılanabiliyor. Oysa kadın sünneti denilen şey, tıbbi adıyla kadın genital mutilasyonu (FGM), bir gelenek değil; kadının bedenine, sağlığına ve insan haklarına yönelik ağır bir şiddet biçimidir.

Bu uygulama çoğu zaman küçük yaşlarda, 5-12 yaş aralığında, bazen bebeklikte yapılır. Çoğu durumda steril olmayan koşullarda, anestezisiz ve sağlık personeli olmadan gerçekleşir. Sonuç: sadece fiziksel bir yara değil, aynı zamanda ömür boyu taşınan bir travma.

Kadın sünnetini savunan argümanlar genellikle “namus”, “temizlik”, “evlilik şansı” ya da “dini gereklilik” gibi kavramların etrafında döner. Ancak bu gerekçeler, gerçekte bir toplumun kadını kontrol etme ihtiyacının süslenmiş halidir. Kadının cinselliğini bastırmak, arzuyu “tehlike” gibi göstermek ve kadını bir erkeğin gelecekteki sadakat garantisi gibi konumlandırmak… Bu, modern çağda bile hâlâ karşımıza çıkan ataerkil zihniyetin en sert biçimlerinden biridir.

Üstelik bu uygulamanın dini bir zorunluluk olduğuna dair güçlü bir dayanak yoktur. İslam dünyasının büyük bir kısmında kadın sünneti yoktur; bazı bölgelerde yaygın olması onu dini bir emir yapmaz. Burada din, çoğu zaman kültürün arkasına saklanmak için kullanılan bir kalkan haline gelir. Bu durum yalnızca dini istismar etmez; aynı zamanda kadınların acısını görünmez kılar.

Tıbbi açıdan bakıldığında ise tablo çok daha net ve ürkütücüdür. Kadın sünneti; kanama, enfeksiyon, idrar yapmada zorluk, kronik pelvik ağrı, kısırlık, doğum komplikasyonları, cinsel ilişki sırasında ağrı gibi çok sayıda ciddi sağlık sorununa yol açabilir. Daha da kötüsü, bu zararlar “bir kere yapıldı bitti” değildir. Kadın sünneti, bir kadının bedeninde hayat boyu iz bırakır; psikolojisinde ise çoğu zaman asla kapanmayan bir yara açar.

Bir de işin görünmeyen tarafı var: utanç, sessizlik ve yalnızlık. Kadın sünnetine maruz kalan birçok kadın, yaşadığını anlatamaz. Çünkü anlatmak, kendi ailesini suçlamak gibi algılanır. Çünkü toplum, kadının acısını değil “uyumunu” önemser. Bu yüzden bu konu çoğu ülkede yalnızca bir sağlık meselesi değil, aynı zamanda bir suskunluk rejimi meselesidir.

Peki çözüm ne? Sadece yasaklamak yetmez. Çünkü yasa, toplumsal bilinçle desteklenmediğinde uygulama yer altına iner. Bu yüzden eğitim şarttır: ailelere, kanaat önderlerine, öğretmenlere, sağlık çalışanlarına… Kadın sünnetinin bir “gelenek” değil, çocuğa karşı işlenen bir hak ihlali olduğu açıkça anlatılmalıdır. Erkeklerin de bu mücadelede sorumluluğu vardır. Çünkü kadın sünneti, kadınların değil erkek egemen toplum düzeninin ürettiği bir şiddettir.

Bugün dünyada milyonlarca kadın bu uygulamanın mağduru. Her biri farklı coğrafyada doğmuş olabilir ama ortak kaderleri aynı: bedenleri üzerinde söz hakkının ellerinden alınması.

Kadın sünnetine “kültür” demek, şiddeti romantikleştirmektir. Buna “gelenek” demek, suçu sıradanlaştırmaktır. Buna “terbiye” demek ise insanlıkla alay etmektir.

Kadın sünneti bir tartışma konusu değil; bir insanlık sınavıdır. Ve bu sınavda tarafsız kalmak, zalimin yanında durmaktır.

Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Ankara, 11 Şubat 2026

Share This
COMMENTS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir